Bir Geleneğin İflası: Denizlispor

Süper Lig’in 14. haftası bu hafta sonu oynanan maçlarla geride kaldı ve federasyon kararıyla küme düşen Ankaraspor’un hemen üstünde yer alan takım 7 puanla Denizlispor. Ankaraspor’dan alınan hükmen galibiyeti bir kenara koyarsak 13 haftada alınan 4 beraberlik ve 9 mağlubiyet Denizlispor için tehlike çanlarının çaldığı anlamına geliyor ancak bu yazıda bahsetmek istediğim Denizlispor’un küme düşme riski değil, kaybetmek üzere olduğu geleneği.

Zirve ligde 10 yıldır yer alan Denizlispor hiçbir zaman ligde kalmak için gerekli olan asgari imkanlara sahip olmayan, bu sebeple bazen iyi sezonlar çıkarsa da sezon başı hedefi her daim kümede kalmaya oynayan bir takım olmak zorunda kaldı. Türkiye liglerinde alışılmadık bir durum değil bu tabii ama Denizlispor’un uzun yıllar bu ligde tutunabilmesinin, bunu yaparken de diğer takımlardan farklı bir yol izlemesinin bir anlamı vardı. Denizlispor kendi öz kaynaklarına tutunmaya çalışan bir takımdı, Denizlispor yabancı oyuncularda yakaladığı istikrarla, bu oyuncuları iyi bir araştırma sonucu seçmesiyle tanınan bir takımdı. Eylül 2008’de ‘Az Para, Çok İş: Denizlispor’ başlıklı bir yazı yazmıştım, orda daha detaylı bir Denizlispor portresi çizmiştir. Benim için değerli blog yazılarından birisidir o. İşte Denizlispor, gün geçtikçe kendisini farklı kılan alışkanlıklarından ve yönetim biçiminden uzaklaşıyor ve dibine doğru ilerledikleri bu kuyudan çıkmak için tutunabilecekleri yegane dalı budadıkları için bugün geçtiğimiz sezonlardan çok daha büyük bir sıkıntı içindeler.
Roman Kratochvil ve Tomas Abraham. Tek tek ele alırsanız ligin dengesini değiştirecek, bir takımın kaderini çizecek oyuncular değiller belki ama Denizlispor’daki rolleri o kadar netti ki takıma verdikleri katkı bireysel yeteneklerinin çok daha ötesinde oldu. Kratochvil, Denizlispor’da kaldığı 8 yıl boyunca defansı yöneten, yanındaki stoperin gelişimine katkıda bulunan oyuncu konumundaydı ki yanında kim yer aldıysa transfer yapmıştır bu süre boyunca. Servet Çetin’le tandemi oluşturduğu sezon Lyon’u deplasmanda eleyen o savunmanın temel taşıydı. Beşiktaş’a transfer olan Çağdaş Atan’ı parlatan adamdı, ondan önce de Burak Özsaraç’ı keza. Denizlispor, ligimizde bırakın yabancıları, yerlilerde dahi göremediğimiz o istikrarı Kratochvil’de, onun önünde oynayan Tomas Abraham’da sağlamasaydı bütün bunlar mümkün olur muydu? Bu oyuncular çok özel, çok büyük yetenekler de değildir, Tomas Abraham İstanbul’a gelse muhtemelen yedek kulübesinin ötesini göremezdi mesela. Tomas’ın bir açıklamasını okumuştum, Türkiye’de çok iyi bir markajcı olarak tanınmasına rağmen Türkiye kariyerinden önce adam markajıyla hiç oynamadığını, bu özelliğini Türkiye’de geliştirdiğini anlatıyordu. Bu duruşu gösterebilmenin, güvendiğiniz bir yabancı oyuncuya 2-3 sezon şans verebilmenin ortalama bir Süper Lig takımı için ne kadar büyük getirileri olduğunun bir resmidir aslında o açıklama. Denizlispor’un bunu bir alışkanlık haline dönüştürmüşken devamını getirememesi, bu geleneğin Roman Kratochvil ve Tomas Abraham’la son bulması oldukça üzücü. Gönderiliş biçimleri daha da üzücüydü gerçi.

Her dönem becerdikleri bir diğer iş olan ‘peak’ yapan oyuncuyu pazarlamada da bence sınıfta kaldı Denizlispor, hele yerli piyasası bu kadar azıtmışken geçen sezon milli takıma gönderdikleri Çağlar Birinci ve Cenk Gönen’i iyi bir fiyata elden çıkaramamaları kadrolarını yenileyememelerine de sebep oldu. Bu sezon bu iki oyuncu onlara beklenen katkıyı da verebilmiş gözükmüyor henüz, gerçi onu Denizlispor’u izleyen arkadaşlarımız daha iyi bilir ama geçen seneki sükselerinden uzaklar. Altyapıdan 91 doğumlu Ali Helvacı’nın ismi çok geçiyordu aslında, o da pilot takım Denizli Belediyespor’da kiralık olarak forma giyiyormuş. Fizik durumunu bilemiyorum ama yaratıcılık konusunda büyük sıkıntı çeken ve bunca sezon gördüğümüz kadarıyla transfer stratejisinde yerli genç oyuncuları parlatmanın önemli yer tuttuğu bir takımda yer bulabilirdi sanki Ali.

Denizlispor'u ve yönetim şeklini her daim beğenmiş birisi olarak puan durumundaki yeri değil ama şu son görüntüsüne üzüldüğümü belirtmek istedim. Ligde kalırlar, kalmazlar, orasını bilemem ancak Süper Lig için doğru bir model olduğunu düşündüğüm Denizlispor'un şu hali pek iç açıcı değil.

Barcelona 1-0 Real Madrid || El Clasico'dan Kalanlar...

Futbol tarihinin en ciddi transfer hamlelerinden birini yapan Real Madrid, altın çağlarından birini yaşayan Barcelona'ya karşı. Sezon başından beri herkes bu senaryonun, bu rüyanın peşinden koşuyor ve bunun doruklarına ulaşabileceğimiz iki 90 dakika mevcuttu hali hazırda, ilki geride kaldı. Sahadan galip ayrılansa transfer sezonunda yaptığı tek flaş transferinin ayağından bulan Barcelona oldu.

Maçtan önce Messi-Ronaldo ikilisinin de yedek başlayabileceği haberleri geliyordu esasen ama Real Madrid takımı seramoni sonrası Barcelonalı oyuncularla el sıkışırken önce Lionel Messi'yi ardından Cristiano Ronaldo'yu gördük. Bu iki 'sakat' yıldız maça ilk 11 başlayınca maçın heyecan kat sayısı da doğal olarak arttı elbette. Kaka ve Ronaldo'lu kadrosuyla Nou Camp'a çıkan Real Madrid aslında geçtiğimiz sezon oynadığı 'Çanakkale Geçilmez'den farklı şekilde başlamadı maça ve Barcelona'ya açık alan vermemenin ve doğru, net paslarla hızlı biçimde Barcelona kalesine inebilmenin Real Madrid adına maçı kazanabilmenin en kestirme yolu olduğunun bilincinde bir görüntü çiziyorlardı. Aslında planlarına uygun başlayan taraf da onlardı, akışkan pas trafiğiyle oyunu ele alan ve kaleye rahatça inen Barcelona takımı özellikle ilk 20 dakika çok zorlandı pas yaparken. Pasların şiddeti, hızı bir türlü ayarlanamadı, Real Madrid'li oyuncular birçok pas arası yaptılar ya da rakiplerinin doğru pasları atmasına engel oldular.

Bu ilk 25 dakikalık bölümde gol pozisyonları da hep deplasman takımları lehineydi. Ronaldo'nun soldan inişleri, Kaka'nın driplingleri birkaç defa sonuç verdi. Hele Kaka'nın ceza sahasına dalıp Ronaldo'ya verdiği, Ronaldo'nun da tek vuruşla kaleye göndermek istediği top bana göre maçın kırılma noktasıydı. Fikir doğruydu belki ama sol köşe o kadar boş ve savunmasızken o şutu ortaya Valdes'in ayaklarına nişanlamak bu seviyede bir maçta yapılacak son vuruş değildi. Bana göre Valdes'in kurtarışından ziyade Ronaldo'nun kaçırdığı bir pozisyondur o.

İlk yarının ikinci bölümünde pas trafiğini biraz daha toparlamış bir Barcelona görmeye başladık ancak bu sefer de Henry'nin efektif olmayan oyunu Barcelona için problem çıkarmaya başladı. Benim bugüne kadar izlediğim en verimsiz Henry performanslarından biriydi, İbra kaçta girer diye iddiaya girer oldum etraftakilerle. Henry'li forvet hattı ne kadar yetersizse Puyol'lu defans ise o kadar başarılı bir performans ortaya koydu ki Puyol'un kendisini önüne attığı toplar, pozisyonlar maçın kaderini çizen bireysel performansların başında geliyordu.Süper yıldızların sakatlıkları zaman geçtikçe etkisini gösterdi zaten, Barcelona'nın esas oğlanı Messi bugün idare etti, Ronaldo'nun pili de ilk yarım saat sonrasında bitti. Birbirine denk iki takımın mücadelesi görüntüsü ortadayken beklenen değişiklik geldi. Henry kenara gelirken İbrahimoviç oyuna giriyordu. Aynı dakikalarda oynanan Sivasspor-Beşiktaş maçında da oyuna İbrahim Şahin'in giriyor olması tesadüf müdür, ironi midir, orasını size bırakıyorum. Barcelonalı İbrahim girdikten kısa süre sonra sonra ayağına gelen ilk pozisyonu nefis bir tek vuruşla bitirerek maçı ev sahibine getiren golü atmasını bildi. Orta harikaydı belki ama o ortayı Nou Camp'ın en üst katına dikecek forvet o düzeyde bile fazlasıyla mevcut, oyuna henüz ısınmamışken fırsatı tepmemesi takdire şayan.

Gol oyunu bir şekilde açtı zaten, Real Madrid birkaç hamle yapmak istedi ki bunların başında Raul geliyor elbette. Busquets'in atılması Madrid ekibini ümitlendirse de maçın başında bulunan o pozisyonların benzerini yakalamaları pek mümkün olmadı. Olanlarda da Puyol göğsünü siper etti desek yeri. Barcelona'nın net pozisyonları ise bu döneme denk geliyor aslında. Maç boyunca ortalıklarda göremediğimiz Messi o net pozisyonu bitirebilse bugün Ronaldo-Messi dülellosunun galibi olarak manşetleri süslüyor olabilirdi ortalama oyununa rağmen. Yine de eşitliğin skorda değil de kırmızı kartlarda Lass ile gelmesi ev sahibi takım adına memnuniyet verici bir maç sonucu oldu. Maçın kahramanı ise az önce dediğimiz gibi tartışmasız Puyol'du. Real Madrid mağlubiyete rağmen Nou Camp'ta özellikle ilk yarıda etkin bir oyun ortaya koyabilmesi önemli, özellikle Kaka'nın performansı bu takımın tek süper yıldızı olmadığını ispatlar gibiydi. Hatta bu görüntüde ben Kaka'yı Ronaldo'nun önüne yazabilirim.

Mehmet Demirkol, yanılmıyorsam Futbol Kulübü'nde bir kişiden alıntı yaparak söylemişti, "Bir insan 3 maç peş peşe izliyorsa o insan yarı ölüdür." Bu maçtan önce seyrettiğim Everton-Liverpool ve Arsenal-Chelsea maçlarıyle beraber benim de günlük futbol limitim fazlasıyla doldu. Mutluyum, mesudum o ayrı ama en güzelinden bir maç yazısı yazacak takatim kalmadı, El Clasico'yu dahi zor yazıyorum. "İki maç da çok iyiydi, işte Premier Lig bu!" diye sığ bir yorum yapıp günü tamamlamak istiyorum artık müsadenizle...

Fenerbahçe 1-3 Kasımpaşa || Ligin Kaderini Değiştiren Maç...

Galatasaray'ın yenildiği haftada Fenerbahçe'nin de kaybetmesiyle bu hafta ligin kaderini yeniden çizecek bir kırılma anına dönüştü bir anda. Türkiye Liginin genel karakteristiğidir, ligin en çok gol atan takımları ortalama bir savunma tutturabildiği takdirde ligi alır, götürür. İlk 10 hafta itibariyle bu havayı tutturan ve sezona yaptıkları girişle zirve ikilisi olarak görülen Galatasaray ve Fenerbahçe, orta saha düzenlerinin form, sakatlık, ceza gibi sebeplerle sekteye uğramasıyla bir anda dağıldılar ve sezon başında gol atmakta büyük sıkıntı çeken ancak o oranda yememeyi başaran Beşiktaş ve geçtiğimiz sezondan beri istikrarlı bir kadro yapısı tutturan Bursaspor arkayı dörtlemiş oldular.

Galatasaray'daki problem daha çok istikrarla alakalı, derinlik anlamında sıkıntı olmasa da oyuncuların form durumunu ve oyunlarını korumakta sıkıntıları var. Fenerbahçe ise izleyebildiğim kadarıyla bunun tam tersi. Ellerinde iki üst düzey orta saha oyuncusu var ve bu iki oyuncunun birbiriyle gösterdiği uyum Fenerbahçe'nin Alex hariç yaratıcılıkta rakiplerine göre nispeten zayıf ön hattına büyük bir rahatlık sağlayabiliyor, takımca sertlik sağlandığında rakiplere gol pozisyonu dahi verilmiyordu. Emre Belözoğlu ve Cristian Baroni.

Emre, Galatasaray'dan bu yana izlediğim en iyi Emre bu sezon, uzun süredir de bu kadar uzun süre sakatlık olmadan, düzenli forma şansı buldu ve alışkın olduğumuz baldırının çekmesi sahnelerini asgari düzeye çekti. Tekniği zaten ince işleri yapabilmeye fazlasıyla müsait ve buna rağmen yumuşak bir oyun stili yok. Cristian Baroni ise tırnak içinde pis işleri iyi yapan, tekme gösteren, topa sert bir oyuncu. İkisi zinde olduğu zaman Fenerbahçe'yi başka bir noktaya taşıyabiliyorlar ancak uzun maratonda alternatifsizlikleri Fenerbahçe'nin başına son haftalarda büyük işler açmış görünüyor. Emre Belözoğlu hem sakatlık hem de cezalar sebebiyle sahada bulunamadığı dönemde partnerini kaybeden Baroni'nin de düştüğünü gördük. Galatasaray galibiyeti sonrası oynanan 3 maçta alınan 1 puan var, onda da Kayserispor'un oyun yapısının da getirisi vardı açıkçası. Selçuk Şahin dönem dönem çok iyi katkı vermiştir Fenerbahçe'ye ama ne oyun zekası olarak, ne toplamda bir orta saha oyuncusu olarak yeterli olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Hani Galatasaray'da bolluğu yaşanan alternatiflerden birisi Fenerbahçe'de olsa tablo bambaşka olurdu belki, bir Ayhan Akman ya da bir Barış Özbek uzun maratonda çok önemli katkılar verebilirdi Fenerbahçe'ye. Mehmet Topuz kullanılabilir belki Emre'nin yokluğunda iç oyuncu olarak, bence onu bir denemek lazım. Devre arasında transfer yapılacaksa Fenerbahçe de bir iç oyuncu kovalasa fena olmayacak gibi görünüyor.

Aslında öyle bir maç izledik ki Fenerbahçe'nin eksikleri kadar (ki orta saha ikilsinin bozulması dışında da büyük arızlara sahip olduklarını gördük, hele defans hattının her yeri elde kalıyor.) Kasımpaşa'nın bu sezon izlediğim en komple takım performanslarından birine imza atmasının da konuşulması gerekiyor. Bu sene iç sahadaki Eskişehir ve Galatasaray karşılaşmalarını canlı, Trabzonspor ve Fenerbahçe maçlarını TV'den izleme şansı elde ettim ve söyleyebilirim ki Yılmaz Vural'ın takıma getirdiği etki inanılmaz. Transferin son günü kimi bulsa alan bir görüntüde olan ve Ankaraspor'un düşmesi olmasa banko küme düşme adayları arasına yazacağım Kasımpaşa'da rolleri o kadar iyi belirlemiş ki tek tek fazla anlam ifade etmeyen parçalar rollerine uyum sağlayınca bambaşka bir takıma dönüşmüş.

Geçen sene şampiyonluğa oynayan Sivasspor'da iyi rol dağıtımı başarıda büyük pay sahibiydi ancak orda dahi tutunamayan bir Murat Erdoğan'ın Kasımpaşa'da ortaya koyduğu performans alkışı hak ediyor. Ne Ankaragücü'nde, ne Sivasspor'da beğendiğim bir oyuncuydu ancak Kasımpaşa'da her kararı ve pası doğru bir adama dönüşmüş Murat, yanında Keller ve Yekta'yla beraber orta sahayı da çok iyi götüren, arkada Koray'la organize olan, hatta bence vasat altı bir kaleci olan Tolga'nın dahi toparlandığı bir yapı oluşmuş. Senelerdir bu takımda yer alan Moritz iyiden iyiye takımın oyun liderliğini almış. Gökhan Güleç'i de oldum olası beğenirim ben, Hasan Kabze gibi forvet rotasyonunu tamamlayacak değerli bir oyuncu olabilirdi herhangi bir İstanbul takımında. Tigana'nın hediyelerinden biridir aslında ama ondan sonra gelişimine devam etmemiş, olduğu yerde saymıştı. Seneler sonra tekrar faydalı olmaya başlamış görünüyor.

Trabzonspor maçının ardından gelen bu galibiyet Kasımpaşa'yı bir anda iki kontenjanlı düşme hattından uzaklaştırmışa benziyor, Denizlispor için çanlar daha yüksek sesli çalmaya başladı sanki. Son galibiyetle üst tarafın karıştığını söylemeye dahi gerek yok. Yarın oynanacak Sivasspor-Beşiktaş maçı iki hat için de fazlasıyla önem taşıyor, El Clasico'dan fırsat kaldığı sürece o maçı da takip etmeye çalışmak lazım. Yarın akşam sonunda daha genel bir çerçece çizebiliriz beraber. Futbol dolu, güzel bir Pazar günü olacak sanırım...

Bursaspor 1-0 Galatasaray || Orta Sahanın Çöküşü

Galatasaray'da gün özeleştiri günü, hayalleri revize etme günü. O hayalimizdeki takım belki La Liga'da kendine yer bulabilir ama Türkiye Liginin sert ikliminde yeşermesine imkan, ihtimal yok. Türkiye'de uzun maratonda orta sahanızın istikrarı, direnci sizi zirvede tutuyor, teknik kapasitenizden bağımsız olarak. Bugün birçok kişi orta sahanın yetersizliğinden söz edecektir ancak orta sahanın problemi teknik yetersizlik değil, aksine istikrarlı fizik gücü ortaya koyabilecek bir oyuncudur. Mehmet Topal'ın bunu karşılamaya en yaklaştığı dönem Kalli'nin 'yerli gençler' takımıydı. Barış Özbek takımla beraber katkı veren, 'yardımcı olan' bir oyuncu ve hiçbir zaman esas oğlan olamayacak. Takıma bakıyorsunuz, hem en teknik hem en iyi fizik mücadele orta koyan oyuncu Mustafa Sarp. Galatasaray'ın elindeki en iyi ve tek orta saha Mustafa Sarp'sa burda bir problem vardır.

Bu işin kadro dahilinde tek çözümü var, o da Tobias Lindroth'un kariyer zirvesindeki Linderoth olarak takıma girmesi ve takriben iki maç içinde sakatlanma belasından arınmış olması. Ortalamayı tutturmuş bir Topal'ın önündeki ikiliden birisi Tobias Linderoth olmadan Galatasaray'a bundan bir adım ötesi yok. 5 ay sonra da 15 ay sonra da üste koyamaz bu takım. Bu olmazsa da devre arası bir iç oyuncu kovalamalı Galatasaray, forvet ve stoperden daha önce. Aurelio'suz, Ernst'siz, iyi bir Topal'sız şampiyon olunmuyor, önde Galacticos da olsa hiçbir anlam ifade etmiyor.

Bursaspor maçının istatistiklerine bakıyorsunuz, maçın %70'i ikinci bölgede oynanmış, ne Galatasaray topu Bursaspor tarafında oynayabilmiş, ne Volkan Şen dışında hücum hattında aksiyon üretme derdi olan Bursaspor bunu tercih etmiş. Tablo fazlasıyla net aslında. Bursaspor'un golü bana göre bir futbol mucizesi, o ayrı ama Ergiç'in direkten dönen şutu, Turgay'ın Gökhan destekli kaleye gönderdiği top varken bunun arkasına sığınmak sahadaki oyuna fazla basit ve dar bakmak olur, daha net problemler vardı sahada futbol şansının dışında. Hakan Balta'nın tarafı otobana dönüyor kaç maçtır, Volkan Şen aldığı her topla indi, birebirde geçti, aksiyonu bitirdi. Bunun bahanesi "Kewell koşmuyor." değildir, Hakan'ın birebirde bu kadar fazla yenilmesinin bireysel formuyla direkt olarak alakası var. Hani bekinden destek alarak inse anlayacağım ama Bursaspor'un sağ beki bile yoktu maçta, Cristiano Ronaldo'yu yavaşlatmış adamın Volkan karşısında ezilmesinin anlık bir açıklaması yok. Adamın oyun bilgisini çalmışlar resmen. Sercan çılgınlar gibi arkasına indi defansın, son paslarında isabet bulsa ilk yarıda üç tane yüzde yüz pozisyon bulurdu Bursaspor.

Arda'nın forvette başlaması dillerde, sanki Galatasaray rahatlıkla Bursaspor'un ceza sahasına inmiş ancak forvet çok etkisiz olduğundan pozisyon üretememiş gibi konuşuluyor. Yanlış. Bu maçta Galatasaray adına en az yanlış olan şeydi belki de forvet hattının değişmeli ofansif oyunculardan olması. Ayrıca Arda Turan bütün maçı forvette geçirmiş zannetmek maçı izlememektir benim gözümde, sadece başlayan oydu ve hemen her oyuncu sırayla o bölgeyi teslim aldılar. Hoş, bu eleştirilerde önde bayrak taşıyan adamların geçen senenin gol kralı Milan Baros'u takımın en iyi iki forveti arasında görmediğini söyleyenler olması da tuhaf bir ironi olsa gerek. Kadıköy'de bırakılan puanların sadece 3 puan olmadığını kaç kere tekrarlayacağız, bilmiyorum.

Arda diyorduk. Ben Arda'yı daha çok kanatlarda aksiyona girerken gördüm maç boyunca, hangi santrafor Hakan'ın arkasında pas alır? Durum öylesine ters ki Galatasaray bir fazla ofansif orta sahayla oynadığı maçta Bursaspor'u rahatsız edemedi dememiz ve bunu sorgulamamız gerekiyor esasen. Bütün hücum aksiyonlarını kanatlara, çokça da sağ tarafa hapsetmiş durumdayız. Kanat savunmasına çözüm üretilince hücumda inanılmaz aksıyoruz. Keita bence buluştuğu her pozisyonda etkili işler çıkardı, Sabri sezon ortalamasına baktığımızda özellikle ilk yarı fazla pas hatası yapsa da Galatasaray adına maç boyunca sayılabilecek etkili aksiyonları getiren ortaları yapan oyuncuydu.

Bursaspor, maç boyunca istediğine hakim, oyunu istediği gibi yöneten takım görüntüsündeydi. İlk yarıdaki hücum aksiyonlarında başarılı oldular ve her seferinde defansı zorlamasını bildiler. Dediğim gibi, Volkan Şen'le çok iyi indiler sağdan, defansın arkasına atılan her top da arıza çıkardı. Hatta öyle bir pozisyon vardı ki akıllara ziyan. Volkan Şen, orta sahadan defansın göbeğine orta kesiyor ve Turgay göğsüyle topu indirip devam edecek kadar vakit bulabiliyor kendine. Penaltı almak niyetiyle topu ölçüsüz sola çekmese ya da Leo Franco tuzağa düşüp müdahele etmeye kalksa maçı bitirecek pozisyon. Ergiç orta sahada çok iyi çalışıyor, Kirita'nın Ozan'ın (ölçüsüz olsa da) sertliği Galatasaray orta sahasından aşağı kalmayacak ve fazlasıyla yıpratacak bir yapıyı oluşturuyor. Volkan ve Sercan çıktıktan sonra orta sahasının tamamını Mustafa Sarp'a teslim etmiş Galatasaray karşısında plan üretmemeleri benim için eksi puan olsa da toplamda bir fark yaratmadı ve hak ettikleri puanı aldılar.

Ligin on dördüncü haftası tamamlandı, devre arasına ligde üç maç var. Avrupada işi büyük ölçüde bitirmiş olmak bu açıdan önemli bir avantaj, yoksa hayati bir Panathinaikos maçı bu dönemde ihtiyacımız olan en son şeydi. Liderlik yarışı için bir beraberlik iş görecek gibi gözüküyor. Bu sorunlara bir yandan çözüm ararken o maçı da hafife almamak gerek elbette, 1/8 ihtimal de olsa 2.turdan Liverpool-Bayern ikilisinden birini çekmeyelim durduk yere. Yapının eksiklerini tamamlama fırsatına dört önemli maç. Son olarak, yazıda Aydın Yılmaz'dan bahsetmedin, bu adamın bu takımda ne işi var diyenler olabilir. Maçta görmediğimden ya da adını duymadığımdandır...

Allen Iverson: Cevabın Vedası

Amerika Basketbol Milli Takımı, nam-ı diğer 'Rüya Takım' Türkiye'ye hazırlık maçı için geldiğinde tüm tribünlerin tezahürat yaptığı belki de tek oyuncuydu Iverson. Türkiye'de sevilmek zor iştir, egosu yüksek adam için daha da zordur bu. Futbolda Ronaldo'nun, NBA'de LeBron'un seveni kadar sevmeyeni de vardır mesela buralarda ama Iverson oyun karakteriyle kendisini farklı bir yere koydurabilmiş ender oyunculardandır bu anlamda. Memphis'le yaşadığı ilk 5 krizi sonrası serbest bırakılan Iverson, basketbola geri dönmeyeceğini açıkladı. Aldığı her darbe sonrası yerden kalkmasını bilen Iverson'ın henüz 33 yaşında bu kararı alıyor olması fazlasıyla üzücü.

Daha sonra efsane draftlardan birisi olarak anılacak 96 draftında 1. sıradan seçildiğinde onun büyük bir yıldız olacağı biliniyordu. Kolay kolay bu kadar emin olamazsınız bir dış oyuncunun NBA'de yıldız olacağından, 2003'te gelen LeBron hariç ben öyle bir şey görmedim. 96'da 13. sıradan da Kobe Bryant'ın seçildiğini unutmamak lazım tabii. Iverson gelir gelmez de etkisini gösterip 'Yılın Çaylağı' ödülünü tartışmasız almıştı. İlk senesinde 23 küsür sayı, 7.5 asist ortalaması tutturmuş bir oyuncu. Bu sezon Brandon Jennings'in ilk 7-8 maçlık performansı sonrası ona "Yeni Iverson" denmesinin sebebi de Iverson'ın ilk sezon performansına atıf zaten.

Ondan sonra 30 küsür sayı barajını aştığı sezona kadar giden bir yükseliş var ancak bana göre onun kariyerinin zirvesi, 2001 NBA finallerinde Kobe'li, Shaq'lı Lakers'a karşı Stapless Center'da tek başına aldığı maçtır. Bir oyuncunun bir takımı yenebildiği maç NBA'de çok nadir görülür, üstelik o Lakers hanedanlığını ilan etmek üzere olan, NBA tarihinin en iyi takımlarından biriydi. Final serisinin ilk maçını Stapless Center'da almak kolay iş değil. O Philadelphia takımında Iverson'ın yarı kalibresinde dahi adam yoktu üstelik, bildiğin "Iverson ve saz arkadaşları". Ortaokul dönemimin sonuna gelen o maç Iverson deyince aklıma gelen ilk şeydir. Bir de All-Star maçları var elbette, izlediğim en iyi All-Star maçlarını düşününce hepsinde onun da yer aldığını görüyorum. Şimdi de çok yetenekli adamlar var falan ama o da "bir başka" olan yeteneklerden biriydi. Forması tepeye çekilerek emekli olması gerekiyordu, böyle olmadı sanki...

V

"Bayram günü futbol mu yazılır!" diyenleriniz olabilir diye günün anlam ve önemine uygun bir dizi yazısıyla başlayalım dedim güne. Aslında Flash Forward'a değinmeden diğer yeni sezon dizilerine geçmek ayıp olacak ama bayram ziyaretleri günün en önemli gündem maddesiyken dünyamızı ziyaret eden insan kılıklı, sinsi uzaylıların konu alındığı 'V' daha iyi bir seçenek gibi geldi gözüme.

V, aynı isimle 83-84 yıllarında çekilmiş TV serisinin 2009 versiyonu. Konusu da fazla yabancı değil aslında. Bir sabah uyanıyorsunuz ve dünyanın birçok şehrine dev uzay gemileri park etmiş oldğunu görüyorsunuz. Hepinizde 'Independence Day' çağrışımı yapmıştır herhalde, zaten dizide de esprisi yapılıyor konunun. Independence Day'den farklı olan ise bu uzaylıların insan görünümlü olması ve "ey dünyalı, biz dostuz." mesajı vererek insanoğluna açıktan bir savaş açmamasıdır. Fakat dizinin merkezinde olan FBI ajanı Erica'yla (Lost'un Juliet'i) beraber öğreniyoruz ki bu arkadaşların niyeti hiç de iyi değil. Medyanın gücünü de kendi lehine kullanan V'ler yani Visitor'lar, kısa sürede politik anlaşma imzalayacak duruma geliyorlar. İktidar-medya-halk ilişkisine uzaylılar üstünden değinmek de farklı olmuş açıkçası. Bu anlaşmanın ardından Erica'nın çevresinde olaylar gelişiyor diyelim şimdilik.

Aslına bakarsanız bu tip uzay meselelerine ezelden beri meraklı ve 83 versiyonu hakkında oldukça iyi şeyler duymuş biri olarak beni tamamen kendine bağlayan bir yapım olmadı henüz V ama konu fazlasıyla ilgi çekici. Karakterler ve mesele biraz daha oturunca daha iyi bir dizi olacak gibi duruyor. Özellikle durumun farkında olan az sayıda insana destek olan Visitor muhalefeti 'Fifth Column' ve liderleri 'John May' açığa çıktıkça dizinin albeni artacaktır. Fringe'in ilk bölümlerine de sabretmek gerektiği oluyordu, olay örgüsünü oturtmak o kadar kolay bir şey değil bu tip dizilerde.

Lost'un başarısının da etkisiyle bu tip diziler konusunda dizi yapımcılarının daha cesur olacağını tahmin ediyorduk, Fringe'in ardından bu sezon da Flash Forward ve V ile tanışmak bu açıdan şaşırtıcı olmadı. Lost'u ilahlaştırmak, diğerlerini kopya ilan etmek değil söylemek istediğim, aksine dizilerin bir önceki jenerasyonun eksiklerini göz önünde bırakılarak yazıldığını düşünmüşümdür. V'nin de 'gelecek vaadeden diziler'den biri olduğunu söyleyebilirim bu anlamda. Juliet var, uzaylıların lideri Anna var, kızı Lisa var. İzlemek için sebep çok yani, bir bakın derim...

Ülke Puanımız #5: Old Trafford Puanları

Son güncellememiz Ekim sonundaydı ve kupalarda üçüncü haftanın sonunda Türkiye, bu sezon topladığı 4.800 puanla Portekiz ve Hollanda'yı takibini sürdürüyordu. Geçtiğimiz maç haftasında Galatasaray ve Fenerbahçe'nin Avrupa Liginde kazanmasına dün akşam Beşiktaş'ın Manu deplasmanı eklenince 6/5'ten 1.200 puan daha kazanıp bu sezon daha şimdiden 6.000 puana ulaşmış durumdayız. Bu da bir mucize olmazsa 5 yıllık dilimde 07/08 sezonunun ardından en iyi ikinci dereceyi bu sezon yapacağımızı şimdiden garantilemek demek. Ülke puanında en önemli püf nokta bu zaten, yüksek puanların son sezonlarda toplanması. En üç puanımızın son üç sezonda gelmiş olması uzun vadede bizi çok daha ileriye taşıyacaktır ve seneler önce kapısından döndüğümüz "3 takımla Şampiyonlar Ligi" hayallerimizi tekrar canlandıracaktır.

Neyse, hayalleri bir kenara bırakıp günümüze dönelim. Bizim kendi standartlarımızda gayet başarılı performansımıza rağmen 9. yarışındaki rakiplerimiz olan Hollanda ve Portekiz de en az bizim kadar iyiler bu sezon. Özellikle Hollanda yardırıyor desek abartmış olmayız. Şampiyonlar Liginde iki sezondur istediklerini bulamıyorlar ancak açığı 'Kupa 2'yle fazlasıyla kapatıyorlar. Ajax ve PSV büyük ölçüde garantiledi gruptan çıkmayı, Fenerbahçe'nin grubundaki Twente de ilk iki için Fenerbahçe'yle beraber en ciddi aday. 4 puanlı Heerenveen'in durumu biraz karışık ancak o grupta ikincilik barajı oldukça düşük olacak, Heerenveen de en şanslı adaylardan biri. Şubat ayına 5 takımla kalmaları dahi olası. Bunu mümkün olduğunca az tutabilmek Türkiye adına önemli ve yapılabilecek tek şey Fenerbahçe'nin Twente'ye mağlup olmaması ve Steaua ya da Sheriff ikilisinden birinin Twente'yi geride bırakması. Alkmaar'ın UEFA Ligi için deplasmanda Liege'i yenmesi gerekiyor, o gerçekleşmezse ve Heerenveen ikinci olamazsa bu beş takımdan sadece ikisi Şubat ayına kalmış olur ki bu da Hollanda'yı yakalamamız adına tek fırsat demek. 6 takımla katılmalarının dezavantajını o zaman yaşamaya başlayacaklar. Bu sebeple Fenerbahçe'nin içerde kaybettiği Twente maçını telafi edebilmesi önemli.

Portekiz cephesinde ise Şubat ayını şimdiden garantileyen bir tek Porto var ancak Sporting ve Benfica da sadece gün sayıyor matematiksel olasılıkları bertaraf etmek için. Onların da sıkıntısı bizle çok benzer aslında, başarılı üç takımının arkasını bir türlü dolduramıyorlar. Bu sezon Nacional Zenit'i eleyerek bir sürprize imza attı ancak gruplarda varlık gösterebilmiş değiller ve üç takımın puanlarına fazlasıyla bağımlılar. 6 takımla katıldıkları için de bu onlara ciddi bir dezavantaj olarak yansıyor. Yine de Şubat ayına üç takımla kalıyor olmaları Beşiktaş'ın CSKA ve Wolfsburg hesapları tutmazsa bizim önümüzde oldukları anlamına geliyor. Bugün itibariyle bizim 0.612 puan önümüzdeler ve bunu kapatmak için bu üçlünün geçeceği her turu karşılamamız gerekiyor bir şekilde.

Gelecek sezonlarda rakip olacağımız ülkelerden biri olan Rusya'nın bu sezon sadece 3.666 puan alabilmesi ise sevindirici haberlerin başında geliyor. Rubin Kazan'ın Barcelona'dan kopardığı 4 puan çok şık gözüküyor olsa da son haftaki olası senaryolardan biri de Rubin Kazan'ın 6 puanla elenmesi. Barcelona'ya karşı ikili averajı alan Rubin Kazan, Inter'e İtalya'da yenilmesi durumunda hem Inter'e, hem Kiev'e karşı ikili averajda dezavantajlı konumda. Kiev'in kendi sahasında alacağı bir beraberlik onları dışarda bırakabilir. CSKA Moskova'nın kaderi de henüz çizilmiş değil. Dün gece Dzeko'nun kıyağıyla ciddi bir avantaj elde etmişlerdi ancak Beşiktaş'ın sürpriz Manu galibiyeti işleri son haftaya bıraktı. İnönü'den onlar da mağlup çıkarsa Rusya bir anda Avrupa Kupalarında temsilcisiz kalabilir. Bu da önümüzdeki sezon birebir rakiplerimizden olacak olan Rusya'yı yakalama şansını getiriyor bize.

UEFA Avrupa Ligi'nde iki, Şampiyonlar Ligi'nde bir maç haftası kaldı. Tüm bu soruların cevabını verecek, ülke puanın kaderini çizecek olan kritik haftalara geldik. Umarım istediğimiz gibi gelişir bu sezon, maçlar bitene kadar takibe devam...

Şampiyonlar Ligi Üçüncüleri & UEFA Avrupa Ligi

Şampiyonlar Liginde 5. hafta da geride kalmışken yavaştan üçüncülerin durumuna bakma zamanı geldi. Üçüncülerin durumuna şimdiden bakma sebebimiz bildiğiniz gibi UEFA Avrupa Liginde Galatasaray ve Fenerbahçe'nin durum ne olursa olsun Şampiyonlar Liginden gelecek olan sekiz takımdan dördüyle eşleşme şansının bulunması. Son hafta ihtimallerini bulundurarak şimdiden bir tablo çizsek fena olmayacak.

A grubunda hem puan baremi yüksek, hem de UEFA Avrupa Ligine gidecek takım şimdiden favoriler arasına ismini yazdıracak cinsten. Bordeaux'nun müthiş performansı, Şampiyonlar Ligi'nde Şubat'ın gediklisi iki takımı ölüm kalım maçına itmiş oldu. Juventus, hem saha hem de puan avantajını elinde bulunduran taraf olduğundan ikincilik muhtemelen onların olacaktır ancak rakibin Bayern olduğunu da unutmamak lazım. Juventus'un galibiyeti durumunda Bayern 7 puanla üçüncü olacak, diğer durumlarda üçüncü 8 puana sahip oluyor. Maça tahmini bir beraberlik yazarsak bu gruptan 8 puanla Bayern gelmiş olacak, benim tahminim bu yönde açıkçası.

B grubunda Beşiktaş'ın Manu galibiyetiyle işler biraz daha gri kalmış durumda. Bir yandan ikincilik mücadelesi veren CSKA bir yandan da üçüncülüğü cepte tutma hesapları yapıyor. Wolfsburg ise CSKA'nın Beşiktaş'tan aldığı puanı Manchester'dan alıp ikili averajla üst turu görme hedefinde. Önümüzdeki en mantıklı senaryo bu gruptan gelecek olan takımın 7 puanda kalacağı. Beşiktaş'ın galibiyeti durumunda üçüncünün 7 puanda olacağı kesin, Manchester'ın galibiyeti de aynı şekilde üçüncünün 7 puanda kalacağını garantileyen bir durum. İki takımın da beraberlik ya da galibiyet alıp barajı 8-10'a yükseltmesi söz konusu olabilir ancak 7 puan bence en yakın ihtimal. CSKA/Beşiktaş, 7 puan diyelim bu grup için.

C grubunda üçüncülük ihtimali bulunan iki takım Milan ve Marsilya. Yalnız Milan'ın şöyle bir avantajı var, hem grubun iddiasız takımı Zürih'le oynuyorlar, hem de grup lideri Real Madrid ve grup üçüncüsü Marsilya'ya karşı ikili averajda üstünler. Bu da Zürih deplasmanından çıkacakları muhtemel bir galibiyetin Real Madrid'i Marsilya'dan üç puan almaya zorlayacak olması. Yani son haftaya üçüncü olma ihtimaliyle girse bile aslında liderlik için ciddi bir şansı var Milan'ın. Yenilseler dahi Marsilya'nın Madrid'i mağlup etmesi gerekecek içerde ki bu ikisinin beraber gerçekleşme olasılığı oldukça düşük. Ben Madrid'in beraberlik riskine girmeyip ciddi bir mücadele ortaya koyacağını düşünüyorum ancak El Classico'yu da dışarda bırakmamak lazım. Hoş, El Classico'nun diğer tarafı Barcelona, Inter'i eksiklerine rağmen harcamasını bildi, Madrid de aynısını yapabilir. Ben Marsilya'ya bu grupta 7 puan yazarım şimdilik.

D grubu seribaşı olmayan üçüncülerden birini yollacak, o kesin. Atletico Madrid şimdiye kadar sadece 3 puan toplayabildi, buna rağmen yeni Şampiyonlar Ligi statüsü gereği şanslılar ve dördüncü torbadan gelen Apoel'i hala altlarında tutuyorlar. Bugün Rum Kesimi deplasmanında Simao'nun golüyle beraberliği alamasalar bunu da bulamayacaklardı gerçi. Yine de liderlik mücadelesinin bitmiş olmasından faydalanıp ikinciliği garanti Porto'dan içerde üç puan almaları muhtemeldir, 6 puanla bitireceklerini tahmin ediyorum. Yine de seribaşı olmayan dörtlüde yer alacaklar.

E grubu da Şampiyonlar Ligi geleneğine ters bir üçüncü çıkarıyor bu sene, Liverpool. Avrupa kupaları geleneği en sağlam kulüp kim derseniz cevabım her daim Liverpool olur. Kadro kalitesinden bağımsız her daim iyi bir turnuva takımı olmuştur Liverpool ve kapasitesini sonuna kadar zorlar. Bu sene işler istedikleri gibi gitmedi ama, Beşiktaş'ı 8-0 yendikleri sene de gruplara kötü başlamışlar ancak durumu toparlayarak 2.tura geçmişlerdi. Bu sene işler öyle olmadı, Fiorentina ve Lyon, Debreceni'nin herkese mağlup olmasının avantajını da kullanıp ilk maçlarda Liverpool'dan aldıkları avantajlı skorları sıralamaya yansıtmış oldular. A grubunda da benzer bir tablo var. Yeni takımlara eleştiri getirirken biraz da buna dikkat çekmek istemiştim, bu takımlar etkisiz eleman konumunda olunca gruplarda da dengesizlik ortaya çıkıyor. Bir tarafta Rubin Kazan var, Wolfsburg var, diğer tarafta Debreceni ve Haifa var. Kusura bakmayın ama Şampiyonlar Ligine 'şampiyon' katmanın yolu bu değil, dışarda kalan takımlar da Panathinaikos, Shaktar, Galatasaray, Fenerbahçe gibi takımlar olmamalı. Neyse, Liverpool diyorduk. İddiasız da olsalar bence Fiorentina'ya çelme takıp 8-10 puanla ligi tamamlayacaklardır.

İşte bütün hesapları karıştıran gruba geldik. F grubu o kadar manyak hesapların döndüğü bir grup ki dört takımın da üçüncülük şansı var. İşin içinde Barcelona da olunca Galatasaray'ın Liverpool, Roma ve Barcelona'lı 2002, 2.tur gruplarını hatırlamamak elde değil. O dönem Galatasaray da 5 puandaydı ve içerde Barcelona'yı ağırlıyordu. Dinamo Kiev'in durumuyla da benzettim şimdi. Benzetme sanatına ara verip duruma bakalım. Barcelona 8 puanla lider ve 5 puanlı Kiev deplasmanında, diğer maç ise 6'şar puanlı Inter ve Rubin Kazan arasında. Bu durumdaki en makul senaryo Inter'in ve Barcelona'nın kazanıp Rubin Kazan'ın 6 puanla üçüncü olması gibi duruyor ancak bu gruptaki garipliklere alışmışken son hafta da bir sürpriz yaşanırsa şaşırmayacağım artık. Yine de son haftalarda favoriler ağırlıklarını ortaya koyar diyerek 6 puanlı Rubin Kazan demek hala en mantıklısı.

G grubunda Romanya şampiyonu Unirea, bu sezonun en iyi çıkış yapan takımlarından biri olduğu Şampiyonlar Liginde ve topladıkları 8 puanla Şubat ayına kalmayı şimdiden garantilediler. Kader maçında ise Almanya'da Stuttgart'a karşı oynayacaklar. 5 maçlık eforlarına saygı duymakla beraber final maçında ev sahibi olan favori tarafın genelde kazandığı görülür bu tip durumlarda. Geçtiğimiz seneden bir Aalborg örneğini de akılda tutarak Unirea'nın 8 puanla üçüncü olacağını tahmin ediyorum şimdilik. Yine de gönlümüz Unirea'yla, her daim mazlumun/underdog'un yanındayız.

Son grupta ise hesaplar yine karışık. 7 puanlı Olympiakos son maçında kendi sahasında Arsenal'i ağırlıyor ve en yakın rakibi Standard Liege 4 puanda. Yalnız Standard Liege, Olympiakos'a ikili averajda üstün ve Olympiakos'un muhtemel bir Arsenal mağlubiyeti durumunda Alkmaar'dan içerde koparacağı üç puanla ikinci olma şansı da bulunuyor. Liege'in galibiyeti durumunda Olympiakos'un alacağı skordan bağımsız olarak grup üçüncüsünün 7 puanla sıralamaya gireceğini söyleyebiliriz. Benim tahminim bu gruptan 7 puanlı bir takımın değil de Liege ya da Alkmaar'ın 6 ya da 5 puanla üçüncü olacağı yönünde ama muhtemel sonuçlardan biri olan 7 puanı yazıp zorlu senaryoya bakmak gerek.

Muhtemel Seribaşılar
Liverpool 8-10
Bayern 8
Uniera 8
--------
CSKA/Beşiktaş 7
Marsilya 7
Olympiakos/Liege 7
--------------
Dışarda Kalanlar
Rubin Kazan 6
Atletico Madrid 6

Karşımıza bu şekilde bir tablo çıkıyor. Peki arada kalan üç grup üçüncüsü nasıl sıralanacak derseniz statünün bu kısmıyla ilgili net açıklamayı bulamamış olmama rağmen genel averaja bakılacağını tahmin ediyorum. Bu durumda takımların alabileceği averajları yazarak bir hesap yapmaya çalışalım.

B grubu
CSKA -2 ya da daha kötü
Beşiktaş -2 ya da daha iyi
C grubu
Marsilya +1 ya da daha kötü
H grubu
Olympiakos -3 ya da daha kötü
Standard Liege -1 ya da daha iyi

Averaj hesaplarına girildiği zaman iş gerçekten karışıyor gibi ancak en avantajlı takım olarak öne çıkan şimdilik Marsilya gibi. Real Madrid, Marsilya'ya sağlam bir fark atmazsa atmazsa tabii. Bir de B grubundan gelecek olan takımın 8-10 puan yapma ihtimalini de hesaba katarsak Marsilya'nın seribaşı görüntüsünün fazla sağlam olmadığını söyleyebiliriz, tabii bunun tam tersi ihtimaller de var (Stuttgart gibi). Yine de rakiplerinden bir adım önde olan Marsilya. Yani;

Muhtemel Seribaşılar: Liverpool, Bayern, Unirea, Marsilya
Dışarda Kalanlar: CSKA/Beşiktaş, Olympiakos/Liege, Rubin Kazan, Atletico Madrid.

Gece gece sağlam uğraştırdı ama meraklısına açıklayıcı olmuştur diye tahmin ediyorum. Gelecek maç haftasında tablo iyice netleşecektir, Galatasaray ve Fenerbahçe'nin de durumu belli olunca yorumu o zaman daha net yapma şansına sahip olacağız. 'Şimdilik' bu kadar...

Manchester United 0-1 Beşiktaş || Tarih & Tekerrür

İster Türk takımlarının Manchester United'a karşı başarılı performansı diyelim, ister genç takımlarla çıkanların cezalandırılması diyelim, Beşiktaş bugün ümitlerini final haftasına taşıyan bir galibiyet çıkardı sahadan. Destan yazdı, harikalar yarattı geyiklerine fazla prim vermeden ihtiyacı olanı Old Trafford'dan çıkaran Beşiktaş takımı tebrik etmek gerek. Mustafa Denizli maçları kafasında oynar, kazanma ihtimalini de böyle erken gelecek bir golü korumaya bağlamak üzerine kurmuş ki normalde beklerde görev yapan İsmail Köybaşı ve Ekrem Dağ Beşiktaş'ın kanat oyuncularıydı bugün, arkalarında İbrahim Üzülmez ve stoper kimlikli İbrahim Kaş yer alıyordu.

Tarih ve tekerrür dedik ya, gol de yine bir Manchester United oyuncusuna çarpıp kalecinin müdahele şansını sıfırlayan bir şutla ev sahibi takımın fileleriyle buluştu. Devler Liginde top koşturan Boliç'in ruhu bugün 'gerçek' Devler Liginde vücut buldu Tello'nun golüyle. Manchester United adına bir PES maçı tadında geçmesine rağmen kaleyi bulamadılar, kilidi açamadılar. Golü yediklerinde rahat rahat Beşiktaş ceza sahasına inen, Welbeck, Macheda ve Obertan'la pozisyon üreten bir Manchester United vardı sahada ve 20. dakikada Manchester United 7 şut göndermişti bile Beşiktaş kalesine. Futbolun farkı da bu işte, basketbolda atacağınız şanslı bir sürü üçlük size maçı getirmeyebilir ama futbolda uzaktan bir şut atarsınız ve maç sizin olur. Beşiktaş, "Çanakkale geçilmez!"ile oynadığı ancak rakibe kaleyi bulan 8 şut dahil olmak üzere 27 kez kaleyi yoklattığı maçtan galibiyeti çıkardı, yoluna devam etti. Bu maç Manchester United için belki o kadar da değerli değildi ancak oyuncu denemenin, özellikle Şampiyonlar Liginde bir sınırı olmalı, o sınırı geçen takımların adı ne olursa olsun futbol topu tarafından birçok kez cezalandırıldığının defalarca şahidi olmuştuk. Bunun farkında olması gereken bir isim aslında 'Sir'. Fikstürün sıkışık olması bu riski almasını gerektiriyordu ama potu kazanan Beşiktaş oldu bu maçta. Şampiyonlar Liginin en başarılı antrenörü de olsan böyle takım çıkarınca rakip hoca Şampiyonlar Liginin ilk galibiyetini çıkarıyor işte, futbolla dalga geçilmiyor.

Maç üstüne fazla denilebilecek bir şey yok aslında, Beşiktaşlı oyuncuların topların önüne atladığı, Rüştü'nün uzatmalarda iki kritik top çıkardığı, Beşiktaş adına ah vah denilebilecek tek anın Fink'in tek vuruşu olduğu bir maçtı. Normal şartlarda menüden seçeceğiniz bir maç değildi futbol zevki açısından fakat dediğim gibi, üç puanın anlamını baltalayan bir şey değil bu. Hele ki Old Trafford'dan çıkıyorsa bu 3 puan. Beşiktaşlılar tahminimce Dzeko'ya sağlam küfürler ediyorlardır şimdi zira kaleye giden topa dokunmasa maç 2-0 olacak ve CSKA muhtemelen galibiyet çıkaramayarak İnönü'de 1-0'ı cebine koymayacaktı. Şimdi 1-0'lık sonuç Beşiktaş'a yetmiyor genel averaj durumundan dolayı. İş üçlü averaja kalırsa dezavantajlı taraf yine Beşiktaş, o sebeple 2 farklı galibiyet şart. Gözlerimiz şimdi final maçında, İnönü'de.

Ayrıca Ertem Şener'e ne desem bilemedim. Maç öncesi planladığı, hazırladığı esprileri kime onaylatıyor bilmiyorum ama espri anlayışının sıfır olduğunu söyleyebilirim. 'Beşiktaş'ın gizli öznesi' Ekrem Dağ nedir allah aşkına? Bu rezil sunumu duyunca Ekşi Beşiktaş tayfasının ne kadar şanslı olduğunu bir kez daha düşündüm. Şimdi göremiyorlardır buraları ama biz yine de tebrik edelim onları, tüm Beşiktaşlılarla birlikte elbette...

Altyapı Koordinatörü Evert Jan Derks

Çok uzun zamandır beklediğimiz bir haberdi, bu kadar gecikmesini beklemiyordum ben açıkçası. Frank Rijkaard ve ekibinin Haziran gibi geldiğini düşünürsek neredeyse 5 ay geçmiş. Hollandalı bir ekibin yolda olduğu, hatta Florya'yı gezdiği sanırım 2-3 ay önce konuşuluyordu ancak dedikodular haricinde resmi bir gelişme yoktu. Resmi anlaşmanın gecikmesinin bir sebebi vardır elbette ama gelen ismin fazlasıyla kaliteli bir hoca olduğunu ufak bir araştırmayla dahi söylemek mümkün.

Jan Derks, 59 yaşında olmasına rağmen neredeyse tüm kariyerini altyapılarda ve federasyonlarda bu alanda koordinatörlük yaparak geçirmiş bir insan. Türkiye'de asla göremeyeceğiniz türden bir uzman Jan Derks, bizde futbolu henüz bırakmış oyuncuların dahi yardımcı antrenörlükten başlamaya burun kıvırdığı bir futbol kültürü varken Jan Derks ülkemize fazlasıyla bol gelecektir, orası kesin. Galatasaray.org'dan kariyerine baktığımda Go Ahead Eagles'ı görünce aklıma ilk Marc Overmars geldi ki o dönemde olmasa da Overmars'la çalışmış Jan Derk, resmi siteye göre. Benim en beğendiğim oyunculardan biri olduğunu biliyorsunuz, blogun sağ paneline göz atanların gözüne de çarpmıştır zaten.

Evert Jan Derks, sıkça bahsettiğimiz 2005'teki U17 takımımızın o dönem ezeli rakibi olan Hollanda'da etkin görev yapıyormuş, bunu bilmiyordum. O takımdan çok iyi oyuncular çıktı, daha doğrusu o oyuncular potansiyellerini üst kademeye taşımayı başardılar ki bizim için ders niteliğinde bir örnekti o Hollanda takımı. Böyle bir hocanın Galatasaray altyapısında görev yapacak olması Frank Rijkaard, Johan Neeskens ve kondisyonerler Albert Roca Puyol ve Carlos Quadrat'dan sonra eksik olan son halkayı da tamamlıyor.Bu yapının oturması ve verim alınması için belli bir süreç gerekiyor, Galatasaray'da altyapıdan tekrar verim alınması sürecinin pek çok yönüyle yerilen 2. Fatih Terim döneminin meyveleri olduğunu unutmamalıyız.Özellikle altyapı hamlesinin bugünün değil 2013-14'lerin potansiyel oyuncuları adına yapıldığının bilincinde olmak lazım. Galatasaray'ın 93-94 jenerasyonlarındaki zayıflığı da bir başka konuşulması gereken konu ki araştırmalarımı tamamladığımda bir yazı yazmak istiyorum o konuyla ilgili. Jan Derks'e hayırlı olsun diyelim ve resmi sitenin hazırladığı metni buraya da eklemiş olalım.

***

Evert Jan Derks
Doğum tarihi: 02.03.1950

2006/07 PFC Litex Lovech Futbol Akademisi Direktörü
2004/06 PFC Levski Sofya Futbol Akademisi Direktörü
2004 Hollanda Futbol Federasyonu (KNVB) Akademisi Uluslarası Eğitmeni
2000/03 Glasgow Rangers Futbol Akademisi Direktörü
1995/99 Go Ahead Eagles Futbol Akademisi Direktörü
1989/95 Hollanda Futbol Federasyonu Antrenörü

Beden Eğitimi Akademisi mezunu olan Evert Jan Derks, UEFA Pro-lisans sahibidir. Derks, 1989 yılına dek Hollanda Futbol Federasyonu'nda Teknik Dersler Eğitmeni ve U14, U 16, U 18, U21 Gençlik Planlaması Bölgesel Antrenörü olarak çalıştı ve Be Quick Zupthen’de teknik direktörlük yaptı.

Gençlik Planlaması Bölgesel Antrenörlüğü sırasında Marc Overmars ve Philip Cocu, Hollanda Futbol Federasyonu Yaş Grupları Milli Takımları Antrenörlüğü sırasında Clarence Seedorf, Patrick Kluivert, Jaap Stam gibi oyuncularla çalıştı.

Hollanda Federasyonu'nun A ve B antrenörlük lisans kursu eğitmenliği sırasında Johan Neeskens, John Van't Schip, Rob Witschge ve Danny Blind gibi önemli futbol adamlarının yetişmesine katkıda bulunan Evert Jan Derks halen, UEFA, İskoçya Futbol Federasyonu, ABD Futbol Federasyonu ve Bulgaristan Futbol Federasyonu'nun davetlisi olarak seminerler ve antrenörlük dersleri vermektedir.

Galatasaray 1-1 Manisaspor || 2 Puandan Fazlası...

Maç etkili ve akılcı bir Manisaspor alan savunmasıyla başlasa da zaman içinde hücum etkinliğini arttıran ve maçı kopartacak pozisyonları bulan bir Galatasaray izledik maç boyu, Galatasaray'ın şampiyonluk yolculuğunda çözmesi gereken en büyük sorun ise bugün de yakasını bırakmadı. Bir takımın kazanmak için 2 ya da daha fazla gol atması gerekiyorsa illaki bu tip kazalar yaşanır, yaşanacaktır da. Galatasaray'da üç kritik adam formsuz olduğunda bu takımın bütün aksiyonları aksıyor. Hücumu da savunması da beraber yükselen bir takım Galatasaray, hücum performansı kötüyken iyi savunma yaptığı da pek görülmemiştir. Benim hatırladığım o tip bir performans yok en azından. Galatasaray hücumda ne kadar iyiyse savunması da o kadar rahat ve az pozisyon veriyor. Bugün Servet ve Gökhan tandemde iyi işler çıkarsalar bile bir şekilde top Galatasaray ağlarını buluyor işte, o kornerden daha önce de gerçekleşebilirdi bu. Diziliş, şablon, bunların hepsi tamam da oynatığınız oyuncuların oyun karakterleri ve form durumundaki değişkenlikler sizin teoride düşündüğünüz her şeyi bir anda çöpe atabiliyor işte. Bugün görüldüğü gibi. Hatta Manisaspor futbol şansını yanına alsa ikinci bir şok baskınla ikinci golü bulup 3 puan dahi alabilirdi bu maçtan, 1-1'den sonra oynadıkları oyun 55-65 arasındaki baskıdan da etkiliydi bence.

Mehmet Topal, Ayhan Akman ve Mustafa Sarp. Bu üçlü birbirleriyle iyi anlaştığı zaman ön alanda oyuncuların hücum kapasitelerini ortaya koymalarını sağlayan oyuncular, topu 10 metre daha ilerde ve yüzü dönük biçimde hücum hattıyla buluşturduğunuz zaman o sihirli dokunuş gerçekleşiyor ve Galatasaray şaha kalkıyor ama bu oyuncular üç sene önceki Aurelio ya da Beşiktaş'taki Ernst kıvamında adamlar değiller. Ortalama oyunları daha fazla top kaybı olarak dönüyor takıma, defolar daha fazla ortaya çıkıyor. İyi bir Mehmet Topal'ın İngiltere Premier Liginde rahatlıkla oynayabilecek bir oyuncu olduğunu düşünürüm hep ama ortalama bir Topal performansını üç senedir görebilmiş değiliz. Dinamo Bükreş maçındaki paslarını net biçimde bitiren ve özgüveniyle tercihlerini de doğru yönde kullanan Topal'la bugün topu kaptıktan sonra bir türlü doğru adamı bulamayan Topal arasında fark var. Ayhan Akman da keza, formsuz oluşu bir anda top kayıplarına ve topla buluşma sayısına yansıyor. Rakamlar henüz elimde değil ama Ayhan'ın bu maçta çok pasif kaldığını gördük. İyi bir Ayhan bu takımın vazgeçilmezi belki ama yanına bir arkadaşını da alıp rölantiye geçtiği zaman Galatasaray iki kademe aşağıya iniyor hemen.

Elano bugün üçlü orta sahada değil öndeki üçlünün sağında başladı. City'de, Shaktar'da ve Brezilya milli takımında çoğu zaman fırsat bulduğu gibi ancak onun formsuzluğunun dönemsel olmadığını hepimiz biliyoruz artık ve muhtemelen Ocak ayında iyi bir kamp dönemi geçirmeden uyum sürecini tamamlayamayacak gibi takımda. Sabri'ye hiç de fena olmayan üç-dört pas attı ancak sorumluluk alması gerektiği anlarda bir türlü gerekli yerlere iletemedi topları, ortalama bir oyunu o da ortaya koyamadı. Frank Rijkaard da bunu görüp oyuna Linderoth ve Keita'yı alarak sıkıntıları gidermeye çalıştı zira 55'ten sonra Manisaspor bu iki bölgedeki zaafiyetten ciddi şekilde faydalanmaya başlamıştı. Buna defansın solunda sezon başından beri benim için bir hayal kırıklığı olan Hakan Balta'yı da katmam gerekiyor. Bu adama ne oldu bilmiyorum ama başına Space Jam'de uzaylıların NBA oyuncularının yeteneklerini çalmasına benzer bir hadise geldiği açık. Hani çok teknik bir oyuncuydu, inanılmaz bir pasördü, soldan yardırır giderdi diyecek halim yok ancak Hakan bu oyunu bildiğini belli ederdi, iyi pozisyon alırdı, birebirde geçilmezdi. O bölgede Orhan Ak'ı senelerce izlemiş bir insan evladı olarak bana defansif bir bekin nasıl olması gerektiğinin canlı bir tarifi gibi geliyordu Kalli dönemindeki oyunu. Şimdiki Hakan'sa o Hakan'dan çok uzakta. Bebek mi uyutmuyor diyeceğim, el kadar bebeğin de günahını almak istemem! Her neyse bir an önce çözülmesi gereken konulardan biri bu.Linderoth ve Keita diyorduk. Rijkaard'ın bu değişiklikleri aslında hücum üstünlüğünü tekrar Galatasaray'a getirdi ve bu takıma 2 net 1 yarım gol pozisyonu olarak döndü ama malesef ilk golün bitiricisi Harry Kewell, rakip kaleci hamle şansını kaybetmişken topu çerçeveye ittiremedi ve son bölüme 1-0 girildi. Nevizade Geceleri başladığında skor tabelasıyla göz göze geldim desem yeri, dakika 80'leri yeni vurmuştu ve biz maçın bittiğinin ilanı olan bu besteyi söylüyorduk. Bestenin laneti mi desem bilemiyorum ama takımın her maç bir kere yaptığı o garip gollerden biri oldukça kritik bir zamanda fileleri bulduğunda skor 1-1 oldu ve o zamana kadar bulunan bütün pozisyonlar anlamını yitirmiş oldu. Manisaspor'un Fenerbahçe deplasmanında son dakikalarda ortaya koyduğu dominant performansı izlemiş biri olarak gerçekten işimizin zora girdiğini düşündüm ve malesef Manisaspor geri adım atmak bir yana istediği oyunu daha iyi sahaya yansıtan bir takım kimliğine büründü. Buna rağmen Kader Keita önderliğinde 6 kişiyle gidilen ancak Linderoth'un filelere gönderemediği o pozisyon maçı tekrar Galatasaray'a getirebilirdi, olmadı. Linderoth o topun üstünden atlasa acaba gol olur muydu diye düşünüyorum geldiğimden beri, muhtemelen bu maç aklıma geldiği her zaman bu soru da gelecek aklıma.

2 puandan fazlası demiştim başlıkta, öyle bağlayalım. Kayıbın sadece 2 puan değil liderlik olduğunu hepimiz biliyoruz ancak Galatasaray'ın sınıfta kaldığı iki konu var bu noktada. İlki evinde dahi skoru bağlamayı bir türlü becerememesi, ikincisi lig boyunca ayağına gelebilecek en önemli liderlik fırsatlarından birini tepip rakibine psikolojik bir üstünlüğü hediye etmesi. Bu hafta olmaması gerekiyordu bunun. Bazı maçlar olur, berbat dahi oynasanız bir türlü kazanmanız gerekir. Bence bu da öyle bir maçtı ama malesef Galatasaray adına yeterli bir sonuç çıkmadı. Oyuncular ve teknik heyetimiz umarım her maç sonunda olduğu gibi gerekli sonuçları çıkarmıştır...

Beşiktaş 3-0 Fenerbahçe || Ve Delinho Maçı Alır...

İlk yarı sonunda farklı bir giriş hazırlamıştım aslında maç için ancak İbrahim Üzülmez, ikinci yarıda sahneyi tek başına almayı hak eden bir hücum perofrmansıyla derbiyi resmen aldı, götürdü. 2003'te bize attığı golü bile gölgede bırakacak bir performantı bana göre, hele 3. golde orta sahada rakibini ekarte edişi ve verdiği pas ağızları açık bırakacak cinstendi ve bunu bir kere değil birden fazla kez yaptı İbrahim. İlk goldeki efsane asistini de unutmamak gerek. Gelen ilk golden sonra kariyer performansını ortaya koyan bir İbrahim Üzülmez vardı sahada. Saygıyla eğiliyor ve maçın başına dönüyorum müsadenizle.

Aslında Mustafa Denizli'nin Beşiktaş'ı için maç öncesi analizi yapmanın yersizliğini bilen biri olarak maçtan bir saat öncesine kadar pek de kafa yorduğum söylenemez. Yine de Denizli standartlarında fazla büyük sürprizler yoktu sahada, Serdar Özkan'ı bir kenara koyarsak Fink-Ernst ikilisini sahaya sürüp ön alanda Bobo'yu kullanmak benim de birinci tercihim olurdu Fenerbahçe karşısında. Fink'in 'Tomas Abraham' görevini yerine getireceği maçın ilk 20-25 dakikasında Alex'in ve Fink'in sahanın en az anons edilen isimlerinden ikisi olmasından belliydi zaten, maç boyunca da Alex'i fazlasıyla rahatsız etmeyi başardı. Fenerbahçe'de Alex'in vasat olduğu her maç hücumda üretkenliğinin düşeceği iki kere iki dört gibi bir kural, yine de ilk yarıda ceza sahasına bir şekilde indiler ve penaltı kokan iki ceza sahası aksiyonuna girmeyi başardılar. Bunun dışında etkili bir Carlos şutu ve ilk yarının son dakikasında çatalda patlayan bir Alex frikiği izledik. Daum planını muhtemelen böyle bir girişimden gol çıkarıp oyunu kendileri açısından daha rahat oynanabilir kılmaktı ancak olmayınca devreye beraberlikle girildi.

Beşiktaş'ın ilk yarı aksiyonlarını ise zaman zaman aksasa da genelde iyi işleyen pas trafiği ve bu pas trafiğiyle özellikle soldan Fenerbahçe beklerini zorlayan kanat akınları oluşturuyordu. Maçın ilk net gol pozisyonu da Ekrem Dağ ile 8.dakikada sol taraftan gelişen akındı zaten. Gökhan Gönül bu maçın en verimsiz oyuncularından biri oldu, İbrahim Üzülmez ve Ekrem Dağ'ın görev aldığı kanadı hem ilk yarı hem ikinci yarı çok iyi kullandı Beşiktaş. Hesapta olmayan bir 'Delinho' performansı da gelince Gönül'ün kanadı çöktü desek yeri. Aslında Mehmet Topuz önde fazla gedik veren bir kanat tipi değil. Galatasaray maçında da Emre'nin sol tarafa, Baroni'nin sağ tarafa yardıma gelmesiyle Fenerbahçe'de kanatları kapatmaya müsait bir yapı oluşuyordu, bu maçta anlaşılan net bir kanat tehdidi beklememiş Daum. Hoş, Daum ne olduğunu anlayana kadar tabelada 2-0'ı gördü ve surat ifadesinden geri kalan sürede iki gol bulamayacakları rahatlıkla okunuyordu.

İlk golün derbi tarihinde sıkça anılacak gollerden biri olduğunu şimdiden söylersek yanlış olmayacak sanırım, İbrahim Üzülmez son demlerinde kendisini hafızalara kazıyacak bir maç çıkardı. Ortayı sağ ayakla Fink'in oraya geleceğini düşünerek kestiğini söyleyemeyeceğim ama geri kalan dakikalarda kendine gelen özgüveniyle yaptıkları beni benden aldı. Bir Premier Lig beki izledim ben bugün İnönü'de. Bobo da Fink'in golünün gölgesinde kalmayacak şıklıkta bir gol attı aslında, sırtı dönük aldığı topu o kadar hızlı ve o kadar net vurdu ki Volkan Demirel hamle dahi yapamadı pozisyonda. 2-0'dan sonra takım olarak bir vites daha yükselten Beşiktaş, ilk yarıda Fenerbahçe lehine de gelişebilecek oyunu bir daha rakibine fırsat vermeyecek şekilde kontrol altına aldı.

Fenerbahçe'de hasar beklenenden büyük. Emre Belözoğlu, yine sol baldırını tutarak kenara geldi, 3 hafta yokmuş. Kazım, ligimizde artık klasikleşen "fuck off" kırmızı kartını aldı, o da küfürden dolayı en az 2 maç olmaz. Kırmızı kart demişken hakem Fırat Aydınus'un ahenkle dans eden saçları da gözümden kaçmadı açıkçası. Toplamda bakarsak Galatasaray'ın Kadıköy bilançosuna benzer bir fatura. 3-0'lık skor da Galatasaray'a liderlik davetiyesi çıkaran bir başka detay, Galatasaray yarın 1-0'lık galibiyete dahi liderlik koltuğuna oturmuş olacak 13. hafta sonunda. Kadıköy deplasmanını atlatmış bir Galatasaray'ın 8'de 8 yapmış Fenerbahçe'nin önünde lider olması fazlasıyla iyimser bir senaryoydu 4-5 hafta önce, şu anda Galatasaray'ın önünde tek maç var bu hedefi gerçekleştirmek için. Bir ara 7-8 puana çıkması an meselesi olan fark tekrar eridi, Fenerbahçe 1-0'dan verdiği Antep maçıyla büyük bir fırsatı kaçırdı demiştik, bugün daha iyi anlaşılıyordur sanıyorum. Beşiktaş da 5 haftalık serisiyle ikilinin yanına sokulmuş durumda, fark liderle her halükarda dört puan olacak siyah-beyazlılar adına. Onlar için de kârlı bir geceydi. Bir Galatasaraylı olarak yanımdaki Beşiktaşlılardan daha fazla sevinmem şu son cümlemden de anlaşılıyordur herhalde. Yarın oynanacak maçlar sonunda lig değerlendirmesine devam ederiz, şimdilik kısa keselim...

Bank Asya'nın Yabancıları #2: Gerçekleşmeyen Proje

Hasan Doğan federasyonunun yaptığı en hayırlı işlerden biriydi Bank Asya'ya yaş sınırlı yabancı uygulamasının getirilmesi. Böylece Bank Asya 1.Ligi, TSL için bir altyapı görevi görecek ve böylelikle Türkiye'ye uyum sürecini atlatmış genç ve yabancı oyuncular Süper Lig takımlarına servis edilecekti. Aslında geçen sezon bu anlamda fazlasıyla iyi bir başlangıç vadediyordu bizlere, en azından bana. Süper Lig'de bile benzerine uzun yıllardır rastlamadığımız bir Bruno Ferreira Mombra Rosa fenomeni geçti Orduspor'dan, Trabzonspor ağırlıklı olmak üzere birçok Süper Lig kulübüyle de anıldı adı. O dönem 800 bin dolarlık bonservis ücretinin ödenip kalanının Orduspor'a verileceği birçok teklif gündeme gelmiş ancak Orduspor yönetimi onu bir sezon daha takımda tutmayı hedeflemişlerdi.

O arada ne oldu, ne bitti bilinmez ama ne Bruno Ordu'da kaldı, ne de bir Süper Lig ya da Bank Asya kulübü ortaya koyduğu performansla kalitesini ve yapabileceklerini fazlasıyla ispatlamış 21 yaşındaki bu forvetle ilgilenmedi. Bir ara Danimarka'ya transfer olduğu söylentileri de çıktı ama lafta kalan transferlerden biri oldu o da. Hoş, Bank Asya ve transfer deyince iki kez düşünmek lazım, en yetkili ağızlardan hatta resmi sitelerden onaylanan transferlerin gerçekleşmediğini gördük. Chibuzor Okonkwo'yu, Carlos Vargas'ı unutmuş değilim. Bruno da şu anda Flamengo kadrosunda gözüküyor ve gördüğüm kadarıyla fazla da şans bulmuş gözükmüyor. Gol sıkıntısı çeken herhangi bir Türk takımı devre arası zorlayabilir bu transferi. Kamyonla Brezilyalı getiren menejerlerden bedava dağıtılıyormuş gibi yabancı alan takımlar belki performansa göre karar verir diye söylüyorum. Bruno dahi transfer yapamamışken diğerlerine de pek bakmamak gerekir aslında. Tiago Altay'da, MBilla Adanaspor'da forma giyiyor hala, transfer yapan ya da yapabilecek bir oyuncu bilmiyorum ben başka, bilen varsa söylesin.

Projenin gerçekleşmeyen daha doğrusu işlemeyen tek yönü bu da değil, bir de işe tersinden bakmak gerek ki orda hiçbir girişimin olmaması daha büyük bir arızaya işaret ediyor aslında. Süper Lig kulüplerinin yabancı kontenjanlarını yönetememesi malum, yabancı sınırlamasından dolayı genç ve gelecek vadeden yabancı oyuncu deneme şansları olmadığını her şartta dile getiren bu kulüplerimizin önüne altın tepsiyle sunulan bu fırsatı değerlendirmeye çalışan kulüp dahi yok. Bu konudaki tek deneme Theo Weeks transferinin başarısından sonra bir diğer genç Liberyalı Tony Tisdell'i transfer eden ve onu Bank Asya'ya kiralayan Ankaraspor'dan geldi. Onlara da Süper Lig takımı saymak ne kadar doğru, bilemem ama en azından Karşıyaka'ya oyuncu kiralanırken plan buydu. 17 yaşındaki Tisdell şu ana kadar 169 dakika forma bulabilmiş sadece, Karşıyaka'yı da izleme şansı bulamadığımdan bundan fazlasını söylemem doğru olmaz ama istenilen süreyi pek de aldığı söylenemez. Yine de denenmeye çalışılan bir şey var ortada, geri kalan 17 takımın hiçbirinde böyle bir girişim yok, ben gözden bir detay kaçırmadıysam tabii. Sonuç olarak bu yolun da henüz rayında olduğunu söylemek mümkün değil, Bank Asya'dan Süper Lig'e geçişlerde olmadığı gibi.

İlgili ilgisiz her konuyu İngiltere'ye bağlamak futbol dünyasının klişelerindendir ancak bu kiralama işini en iyi kotaran lig ilişkisi EPL ve Championship arasında dersek yalan söylemiş olmayız sanırım. Aslına bakarsak bu kadar alakasız iki üst düzey lige sahip çok az futbol ülkesi var Avrupada. İspanya, Almanya, İtalya ve Fransa'yı da şöyle bir gözümüzün önüne getirirsek bu ilişkinin çok daha iyi işlediğini görürüz. Biz bunu daha yerli oyuncu bazında da işletebilmiş değiliz gerçi ama insanın neden diye sorası geliyor. Hakikaten neden yahu?

TSL Hakem Raporu: Abitoğlu is the new 'Çakır'

Süper Lig'de görev yapan 25 hakemin karnesi yukarda. Geçtiğimiz sezon havada uçuşan kartlarıyla listeyi domine eden Cüneyt Çakır Avrupa motivasyonu ve özgüveniyle bu sene biraz daha durulmuşa benziyor. Geçen sene son kontrol ettiğimde 12 maçta 14 kırmızı kart ile maç başına 1 kırmızı kartın üstünde bir ortalamaya sahipti yanılmıyorsam. Bu sene 'sıfırcı hoca' rolünü ise Mustafa Kamil Abitoğlu üstlenmiş görünüyor. Şu ana kadar görev yaptığı 4 maçta 3 kez kırmızı kartını çıkarmış cebinden, 21 sarı kart da hiç fena sayılmaz. Görev yaptığı tek Süper Lig maçında 10 sarı kart çıkaran 'wonderkid' Gökhan Güneşer'i bir kenara koyarsak en az 4-5 maça çıkmış hakemler arasında Selçuk Dereli 5 maçta çıkardığı 30 sarı kart ile sivriliyor, buna rağmen kırmızı kartını sadece 1 kere kullanmış. Sarı kart kullanmayı seven diğer hocalar ise Deniz Çoban ve Hüseyin Göçek.

Aslına bakarsanız çıldırma raddesine gelmediğim sürece hakemler benim için çok önemli unsurlar değildir maç içerisinde. Ülke hakemlerinden beklentim de fazla yüksek olmadığından, daha doğrusu farklılık yaratacak hakemler olduğuna inanmadığımdan (Noat Samisa'yı tenzih ederim) gerek olsa bu. Fırat Aydınus'un en azından saha içindeki iletişiminin diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünmüşümdür, Selçuk Dereli ve Cüneyt Çakır da derbi kurbanlarından olsalar da bir şekilde Avrupa düzeyinde mevcut havuzun en iyisi oldukları tescillenmiş durumda, benim için yurt içi kanaatten daha önemli bir referans en azından. Bunun haricinde öyle 'gelecek vaadeden' bir isim de göremiyorum ufukta. Yurdum hakemleri veya hakemliği hakkında başka fikirleri olan varsa buyursun...

Harry Kewell'ın Sözleşmesi

Harry Kewell, Galatasaray kadrosunun en teknik oyuncusu değil, en hızlı oyuncusu değil belki ama kesinlikle en zeki ve oyun bilgisi en yüksek oyuncu. Futbolu öyle bir oynuyor ki attığı şutta bile “Şuraya vursam kaleci kurtarabilir, en iyi ben sert ve şuraya vurayım.” diyormuş hissine kapılıyorsunuz. Yaptığı her hamlede, attığı her pasta bir düşünce, bir fikir var. Son dönemde Kewell'ın hücum anlamında bir adım öne çıkmasının dahi takımın ihtiyaçları doğrultusunda bilerek yapılmış bir tercih olarak okuyorum ben. Keita yokken, Arda form olarak gerilemişken, Baros sakatken onun ayağından gelen her gol Galatasaray için hayat demekti, Kewell da bunun farkında. Özelliklerini takımın en çok ihtiyaç duyduğu anlarda ortaya koyabilmesi de gerçekten özel bir oyuncu yapıyor onu.

Son dönemde yükselen bu performansı Galatasaraylıları bir yandan mutlu ederken öbür yandan da biten kontratının getirdiği bir endişe baş gösterdi. İngiltere'de yaşayan eşinin onun dönmesini istediği yolunda iddialar da atıldı ancak Kewell'ın Avustralya basınına verdiği son demeçte Galatasaray'da oynamaktan dolayı fazlasıyla memnun olduğu yönünde fikir belirtmiş. Ailesinden uzak olmasının bugüne kadar yaşadığı en büyük zorluk olduğunu belirtmiş ve özel fizyoterapisti Les Gelis'in İstanbul'a uyum sağlama sürecinde en büyük destekçisi olduğunu eklemiş. Galatasaray taraftarı hakkındaki sözleri ise fazlasıyla önemli ki bence sözleşme yenileme dönemindeki bir oyuncu için fazla bağlayıcı sözler bunlar. Liverpool gibi bir takımda oynamış olan Kewell'ın Galatasaray taraftarını gözlerinin gördüğü en iyi taraftar olarak tanımlaması ve aradaki ilişkinin harika olduğunu söylemesi burdaki hayatından fazlasıyla memnun olduğunu gösteriyor.

Niyet okumak gibi olmasın ama yönetim ve teknik heyet de fazlasıyla memnun diye biliyorum Kewell'dan ve Ocak ayında yeni bir 2 yıllık dönem için sözleşme önerilirse fazla şaşırmamak lazım. Spekülasyona müsait bir konu bu ama benim fikrimi soracak olursanız Kewell'ın gitmeye, Galatasaray'ın da onu göndermeye niyeti yok pek. Temmuz 2008'de Goal.com yazarı Gregory Pavic, onun için "Yeni Hagi mi?" sorusunu sormuştu, bu sorunun yanıtı galiba evet olacak önümüzdeki senelerde. 80'lerin sonuna Prekazi, 90'ların sonuna ve Galatasaray tarihine damga vuran Hagi'den sonra Kewell da 2000'lerin iz bırakan yabancı oyuncuları arasında en tepede anılacak gibi...

Henry'nin Eli, Slovenya'nın Zaferi

Futbolun bir de bu tarafı var işte, bir ülkenin kaderiyle bir anda oynayabiliyorsunuz ve bunun adı bazen "Tanrının eli" olurken bazen de Henry gibi şuursuz bir antipati toplayabiliyor. Açık söyleyeyim, ben bu tip ucuz numaralara kalkışan adamlardan haz etmem, ister Maradona ister Henry olsun ancak onlar futbolcu ve bunu yapma potansiyelleri her daim mevcut. Bunu engellemesi ve gerektiğinde cezalandırması gereken üç adet insan evladı var orda, görünen o ki bu akşamdan sonra bu sayının beşe yükselme planı biraz daha öne çekilecek.

Henry futbol ahlakına ters bir iş yapmıştır, tamam ama üstünde Fransa forması değil de İrlanda forması olma bu sahnenin birebir yaşanabileceğine ben emin değilim açıkçası. Zaten iki sefer el olmayan pozisyonlarda Keane'e çalınan düdükleri de gördük, işte o düdükleri çaldırana forma ağırlığı deniyor. Gol pozisyonunu da neresinden tutsanız elinizde kalıyor, el öncesi bir de bariz ofsayt var. Hem el, hem ofsayt yani İlker Yasin'vari bir özetle. Duff ve Keane'in kaçırdığı kamyonla gol onlara tura mal oldu, işi uzatmaya götürmemeleri gerekiyordu. Gecenin en güzel hikayesine tüm futbol dünyasının kalbini kazanarak imza atabilirlerdi, olmadı. Fransa milli takımını ben ezelden beri sevmem, bir türlü potansiyeline yaraşır bir oyun oynamazlar, ortaya bir oyun felsefesi koymazlar. Domenech orda olduğu sürece de bunun düzelme ihtimali yok. Geçtiğimiz hafta Dünya Kupasına kalınsa bile Domenech'in gönderilebileceğini okumuştum, futbol namına bunun gerçekleşmesini umuyorum en azından kupa öncesi.

Gecenin sürprizineyse insan Fransa-İrlanda maçına konsantreyken Slovenya imza attı. Rusya'nın 2-0 öndeyken son dakikalarda yediği golün onlara pahalıya mal olma ihtimali vardı ve Slovenya iç sahada bu fırsatı değerlendirip 2002'den sonra ikinci kez Dünya Kupasına katılma hakkını elde etti. Elbette güzel futbol izlemek isteyenler için Euro 2008'de Hiddink yönetiminde iyi iş çıkartan Arshavin'li Rusya'nın turu geçmesi tercih edilirdi ancak siz iki maçlı bir turu geçemiyorsanız orda olmayı hak etmiyorsunuz demektir. Kaza bir kere olur, iki maçta da hata yapıyorsan elenirsin. Rusya için de bu farklı olmadı, ilk maçta yediği 'kaza' golünü çıkarmak için deplasmanda en az bir tane atmaları gerekiyordu. Slovenya sessiz sedasız iyi iş çıkardı ve onları tebrik etmekten başka yapılacak bir şey yok. Umarım bu underdog performanslarını kupaya da taşırlar ve değişik bir tat katarlar Güney Afrika'ya.

Aslında bir ilginç hikaye de Cezayir'den geldi ama etrafımdaki insanlar o kadar ilgiliydi ki bu konuya, şu play-off maçını da izleyememişken konuşmak haddime değilmiş gibi hissettim. Yine de 2-0'lık maçtaki ofsayt golü gördükten sonra "Mazlumun yanındayız." düsturundan hareketle Cezayir'in çıkmasını istiyordum, güzel oldu. Gol Atan Kaleye blogundan hikayeyi detaylıca okuyabilirsiniz, zaten Mustafa Taha maçı da Eurosport'a yorumladı bildiğim kadarıyla...

Cemal Nalga'nın Cezası

Cemal Nalga geçtiğimiz günlerde oynanan ve her zamanki gibi olaylı geçen derbinin saha içinde Galatasaray adına yıldızıydı. Ömer Aşık, Semih Erden, Oğuz Savaş gibi A milli düzeydeki üç uzunla birebirde faul problemine girmeden mücadele edip Galatasaray'a Fenerbahçe'yle başa çıkma şansı tanımıştı. Ne var ki Cemal'in bu önemli performansından sonra öyle bir haber aldık ki tüm bu olumlamalar bir kabusa dönüşmek üzere.

Yukarda gördüğünüz fotoğraf Salsa Basket'ten ve açıkça görülüyor ki Galatasaray basketbol takımı sorumluları, hazırlık maçında bir şark kurnazlığıyla Cemal'e Tufan'ın formasını giydirip cezalı olduğu maçta oynatma gafletine düşmüşler. Bunu kim akıl etmiş, ne amaçlamış bilemiyorum ama Galatasaray basketbol şubesinin dibine dinamit koyduğunun farkında olduklarını hiç sanmıyorum. Bu öyle bir skandal ki böyle bir işe kalkışan hatta düşünen herkesin tepeden tırnağa kulüpten uzaklaştırılması gerekiyor. Bunun alelade bir hata olmasına imkan yok ve en masum ihtimalde dahi teknik heyetten başlayan ciddi bir sorumsuzluk, hatta bir suç var. Galatasaray yönetimi bu konuda acil bir tavır alıp gerekirse oyuncuların da dahil olduğu bir operasyonu hemen bitirip şubedeki bu yolsuzlukla ilgili kamuoyuna tatminkâr bir açıklama yapmak zorunda.

Hayır, amaçlanan nedir, onu da anlayabilmek mümkün değil. Zaten Cemal'in cezasını tamamlaması amacıyla düzenlenen bir hazırlık maçı serisinde kalkıp niye Cemal'i oynatmayı düşünür bir takımın sorumlusu? Spor ahlakına tamamen ters bu davranışın Galatasaray'da vuku bulmuş olması beni bir Galatasaraylı olarak daha da üzdü doğal olarak. Bence son yıllarda kadro kalitesine oranla en verimli sezonun böyle bir skandalla anılacak olması da işin başka bir boyutu. Şimdilik kulüpten bir açıklama beklemek lazım, bu işin sorumlularının kim olduğu konusunda daha net bir fikir sahibi olabilmek için. Daha sonra tekrar değinmek gerekebilir bu konuya..

Ek, Galatasaray'ın Açıklaması:

Galatasaray Spor Kulübü Erkek basketbol şubesinde yurtdışındaki hazırlık maçlarında maalesef spor ahlakı ve Galatasaraylılık Ruhu’yla taban tabana zıt bir olay meydana gelmiş, bir Galatasaray basketbolcusu başka bir kimlikle sahaya sürülmüş ve oynatılmıştır. Kulüpte çalışan bazı profesyonellerin isteği ve izniyle gerçekleştiğini yeni öğrendiğimiz bu olay Galatasaray Spor Kulübü, Galatasaray Camiası ve bütün Galatasaraylılar adına büyük bir utançtır. Bizlere bu utancı yaşatanlar adına Galatasaray Spor Kulübü olarak tüm spor kamuoyundan ve Türkiye’den özür diliyoruz.

Tüm camiamızı büyük bir üzüntüye boğan bu olaya neden olan ve Galatasaraylılık’tan nasibini alamamış sorumlu tüm idari ve teknik kadronun kulübümüzle ilişkisi hemen kesilmiştir.

Saygılarımızla

Galatasaray Spor Kulübü Yönetim Kurulu

Açıklama en azından yapılan vahim hatanın (hoş, ne kadar hata denilebilirse) kulüp tarafından algılandığını ve Galatasaraylıların beklediği duruşu gösterme niyetinde olduğunu belli ediyor. İdari ve teknik kadro derken işin içinde Ahmet Dedehayır da var mı, şu anda tek merak ettiğim konu bu...

Ankaraspor'da Kalanlar: Neca, Murat, Uğur ve Diğerleri...

Ankaraspor'dan Ankaragücü'ne geçen oyuncular yerlisiyle, yabancısıyla konuşuldu ama bir o kadar da arkada unutulan oyuncu var aslında. Ankaragücü'ne ya da başka bir takıma geçenler en azından futbol oynama şansına sahipler ancak Ankaraspor'da kalanlar Türkiye Kupasından da elendikten sonra bırakın üst düzeyi, herhangi bir düzeyde futbol oynayamıyorlar. Menejerlik oyunlarında alt ligleri açmamış da oyuncular orda duruyor gibi bir durum ama bu gerçek ve Süper Lig düzeyinde. Oyunda bile böyle bir senaryonun gerçekleşmesi mümkün değil yani.

Geride kalan oyunculardan en dikkat çekeni şüphesiz Portekizli Neca. 28 yaşındaki oyuncu Türkiye'deki ilk deneyimi olan Konyaspor'da etkileyici işler çıkarmış ve ligin en iyi ofansif orta sahalarından biri olarak anılır hale gelmişti. Zaten Ankaraspor'a gelişi de küme düşme tehlikesi yaşayan Ankaraspor'un devre arasında ligin kalburüstü yabancılarını toplamasına denk düşer. Yanılmıyorsam sene sonu Konyaspor'la sözleşmesi bitiyordu ve o statüdeki bir oyuncu için iyi bir bonservis bedeli ödemişti Ankaraspor onun için, o sezonu da 8 asistle tamamladı. Aynı operasyonda yer alan Antonio De Nigris'ten ise çok üzücü bir haber aldık geçenlerde, ligimizde iz bırakan oyunculardan biriydi de, rahat uyusun. Neca'ya dönersek talibinin olmamasına açıkçası şaşırdım, en kötü ihtimalle ligin vasat takımlarından birine gidebilirdi. Böyle yabancı oyuncuları uygun fiyata düşürmek isteyen çok takım bulunur bizim ligde, en azından bir Denizlispor'un kovalamasını beklerdim. Ankaraspor ve Gökçek yönetiminin (ne diyeceğimi de şaşırdım ya, neyse) bir tercihi midir, ya da tercihse nasıl bir mantık yürütülmüştür, onu çözemedim fakat durum buyken en kötü devre arasında transfer yapması gereken oyunculardan biridir Neca. Anadoludan giriş yapan kaliteli yabancı sayısı zaten az, olanları da mundar etmekte üstümüze yok. Süper Lig işte.

Yerli oyunculardan takımda kalan en ilginç isimse Murat Tosun olarak öne çıkıyor. Almanya'da yetişmiş bir oyuncu Murat ve son 3 sezondur Ankaraspor'da düzenli forma giyen oyunculardan biriydi. 84 doğumlu, yetenekleri vasatın üstünde ve Süper Lig tecrübesine sahip bir oyuncunun boşta kalması pek akılcı değil. Eğer o da "Türkiye Kupası maçına çıkaracak oyuncu bulunsun." mantığıyla takımda tutulmuşsa (aklıma bir tek bu geldi!) yazık hakikaten.

Diğer kalanların çoğu genç oyuncu, en azından Sol bekte 18 yaşından beri ciddi süreler alan Uğur Demirkol'un, alt yaş milli takımlarına seçilen Umut Sözen'in, zamanında Göztepe'deyken ismi jenerasyonunun en yetenekli oyuncularıyla geçen Anıl Taşdemir'in boşta kalması büyük bir talihsizlik. Özellikle Uğur Demirkol, genç yaşına rağmen Süper Lig tecrübesi hiç de az olmayan bir oyuncu, en kötü ihtimalle bir Bank Asya takımına kiralanabilirdi. Keza Umut için de başta Orduspor olmak üzere birçok söylenti çıkmıştı ama o da Aralık sonuna kadar futboldan uzak kalmak zorunda. A2 Liginde oynuyorlar mı diye baktım, Umut 1, Anıl 2 maça çıkmış şimdiye kadar, yani orda da düzenli oynama şansları yok. Umut'un bu sezon sözleşmesi bitiyor, taliplileri olacaktır sezon sonunda, o zamana kadar pek de yapabileceği bir şey yok gibi...

GS Bonus Reklamları

Galatasaray'a yıllardır getirilen en büyük eleştirilerden biri rakiplerine oranla potansiyelini gelire çevirmek ve kurumsallaşmak konusunda yeterince çaba sarfetmemesidir ancak Seyrantepe'deki stadyum için Türk Telekom'la anlaşılmasından bu yana bu hamlelerin yavaş yavaş istenilen düzeye geldiğini, saha içi gelirleri dışında da Galatasaray'ın gelir kaynaklarını yaratabildiğini görür olduk, bunlardan sonuncusu ise GS Bonus Kart gibi gözüküyor.

Aslına bakılırsa Galatasaray'ın bir bankayla ortaklığa gidip kredi kartı çıkarması yeni bir olay değil, hatırlarsanız seneler önce Vakıfbank'la benzer bir ortaklığa gidilmişti. Bu birliktelik kağıt üstünde kalınca elbette fazla ilgi olmadı bu karta ancak bu projede farklı olan yeni stadyumdaki tüm faaliyetlerde sadece bu kartın kullanılacak olması. Yani TT Arena'da bir maç seyretmek istiyorsanız bu karta sahip olmak durumundasınız. Hoş, öğrenciler, sabit geliri olmayan diğer taraftarlar için pek hoş bir haber gibi durmuyor ancak ülkedeki kredi kartı sahiplerinin oranını düşününce Galatasaray adına gerçekleştirilmesinin doğru olduğunu düşündüğüm bir proje bu. Hem kapitalizme karşı duruş gösterip hem de onlarca milyon euroluk transfer bütçeleriyle en iyi oyuncuların buraya gelmesini istemek pek de makul değil zaten.

Her neyse, bu konuları fazlasıyla yer verdik zaten blogda, benim asıl bahsetmek istediğim GS Bonus'un reklamları. GS Mobile'a Harry Kewell'ın "My name is Harry Kewell, Kewell from Galatasaray" repliği damgasını vurmuştu, GS Bonus reklamlarına da Keita-Nonda diyaloğu damga vuracak gibi. Leo Franco-Emre Aşık, Gökhan-Servet diyalogları da başarılı, özellikle Gökhan Zan'ın dansı bir başka. Reklamlar bu akşam dönmeye başlayacakmış televizyonlarda, seyretmek isteyenler varsa aşağıdaki videolardan izleyebilirler.

Ek: Sanırım öğrenciler için de bir çözüm düşünülmüş. Başta Erdal Güngör olmak üzere uyaran arkadaşlara teşekkürler...


Basketbol Derbisi (!): Galatasaray CC 74-72 Fenerbahçe Ülker

Spormax'te spikerin, yorumcuların, muhabirlerin klişeleriyle süslü bir girişin ardından aslında uzun süredir Galatasaray ve Fenerbahçe arasında görmediğimiz bir saha içi dengesiyle kaliteli olmasa da mücadeleci ve zevkli bir maç izleyeceğimizi bekliyordum ve artık tiksinti veren saha dışı olayları sebebiyle lekelense de ben uzun süre derbi heyecanını hissettiğim bir basketbol maçı izledim. Bu sebeple iki basketbol takımı oyuncularına ve teknik heyetine saygılarımı sunarım öncelikle.

Galatasaray'ın iyi bir seriyle başlamasına Ömer Aşık'ın bireysel performansıyla yanıt veren bir Fenerbahçe görüntüsü vardı. Galatasaray'ın bileği düzgün yabancıları Jasaitis, Wilkinson ve Rancik isabetli şutlarıyla Galatasaray'ı ilk periyotta orta mesafeden sürükleyen isimler oldular. Cemal Nalga'nın da Semih ve Ömer'le elinden geldiğince boğuşması ve iştahlı dış savunmacılar Ömer Aşık'ın 8 sayılık performansını kenara koyunca çok iyi bir iş çıkardılar. Tanjeviç, bu savunma gayretini açacak çözümlemeleri pek getiremedi, klasik uzun rotasyonu çerçevesinde Oğuz müdahelesinde bulunmak dışında. Psikolojik üstünlüğünü 6 sayılık farka çevirdi takım ve ilk periyot öyle sonuçlandı.

Özellikle dış şutlardaki isabetin getirdiği 6 sayı civarı fark maç boyunca savunma temposu Galatasaray'da fazla düşmeyince ve Fenerbahçe ekstra seriler yakalyamayınca 3. periyot sonuna kadar 5-6 civarında seyretti. 3'e inip 7-8'e çıktığı anlarda oldu ama hemen bir düzeltme sayısı geldi her iki taraftan da. Fenerbahçe'yi bu bölümde hücum anlamında ayakta tutan ise takımın diğer Ömer'i Ömer Onan'dı. İyi savunmasının dışında sağlam bir şut performansı da ortaya koydu. Bir ara 1/10 olan üçlük yüzdesi de Mrsic'in alışılageldik şutlarıyla ortalamaya yaklaşınca son dakikalarda farkı eritti Fenerbahçe. Bu bölümde Galatasaray'da karşılık veren ise ekstra şutlarıyla Evren Büker ve takımın en güvenilir eli konumundaki Rancik'ti. Fenerbahçe normal sürede öne geçti mi, bilmiyorum, eğer bir anlık dalgınlığıma gelmediyse en iyi beraberlik oldu sanıyorum. Galatasaray da eline geçen birçok fırsatı ABD asıllı Makedon Washington ile bir türlü değerlendiremeyince, ki buna birçok turnike de dahil, maç eşitlikle sonuçlandı.

Ne olduysa bu andan sonra oldu zaten, Fenerbahçe maçları=gerilim düsturundan zaten gergin bir şekilde maça gelen, daha doğrusu zaten bu gerginliği yaşamak için salona gelen bu taraftarlar ve hangi akla hizmet binlerce kişiye hareket çekip karşılık almayacağına emin olan orta yaşlı bir bayanın akılsızca davranışı yüzünden ortalık karıştı. Son dönemde adet olduğu üzere sahaya girip basketbolcuya bulaşmaya çalışan daha da akılsız üç-beş arkadaş da işi iyice karıştırıp Kinsey'in de dahil olduğu o utanç görüntülerine imza attılar. Bize rezalet dolu bir saat yaşatan yönetimlerden, tribündeki dengesizlere, ortamı germeyi takım ruhunu taşımak olduğunu zanneden kimi basketbolculara kadar herkes suçlu. Neremiz doğru ki bunlar düzgün olsun diyeceğim ancak sahaya o kadar müdahil olmaya başladı ki bu olaylar, artık işin şirazesi tamamen kaçtı. Rakip benchi sözlü, tezahüratlı, çoğu zaman küfürlü taciz bu maçlarda bilinen bir olay artık, her derbide görüyoruz ancak iş fiziksel boyuta gelince orda dur demek gerekiyor artık. Dur diyecek olanlar bunu becerebilir mi, işte işler o noktada sarpa sarıyor. Bir taraf kendi evinde olanları unutup "Tarihte böyle bir şey yok" derken diğer taraf "Ama onlar daha fazla yapmıştı geçen" diye beyanat veriyorsa bu işin çözüleceği de yok zaten. Basketbolu engellemeyecek düzeyde dursunlar, o kafi. İnsan gibi maç izlemek gibi temennilerimi sonraya saklamak istiyorum kendi adıma.

Neyse, biz yine sahaya dönelim. Saha dışındaki rezalete rağmen maçın kendi temposuna kavuşması olaylar aklımızın bir köşesine yazılı olmasına rağmen sportif rekabet çerçevesinde sizi bir şekilde maçın içine çekiyor. Yine de iki tarafın saha içinde koyduğu mücadeleye yakışan iki uzatma devresi oldu ve iki tarafın karşılıklı hataları ve atakları sayesinde çok kez bitti denilen çok değişken bir maç izledik. Galatasaray CC Basketbol Takımı oyuncuları adına galibiyete fazlasıyla sevindim, bu kadar iştahlı bir oyunu bu kadar süre önde götürdükten sonra kaybetmek psikolojik olarak onları çok zor bir duruma düşürebilirdi.

Tanjeviç'e fazla diyecek bir sözüm yok, Fenerbahçeli arkadaşlara “Allah kurtarsın!” diyebilirim en fazla. Galatasaray'ın Fenerbahçe'ye karşı duramayacağı en zayıf yönü olan içerden oynamak yerine Galatasaray'ın istediği tempoda ve bölgede maçı oynamak ve bunu değiştirmek için bir hamle yapamamak uzun rotasyonu olarak Galatasaray'ın çok önünde olan Fenerbahçe için maçı kaybetmenin anahtarıydı ve Galatasaray da isteği yönünde gelişen oyunu Washington'ın gerçekten acayip tercihleri sebebiyle uzatmalı da olsa almayı bildi. Rezalet bir ton görüntünün arasında sevincini yaşamaya çalışmaları bile üzücüydü aslında. Babasının kucağında maça gelen ve korkudan ağlayan o kız maçın en vurucu karesinin sahibiydi. Türkiye'de basketbol bu noktada artık, maalesef...

Güngör'lerin Kaderi: Eren & Emre

Günün en üzücü haberlerinden biri Eren Güngör'ün Temmuz'da ameliyat olduğu diz bağlarının tekrar kopması ve sezonu kapaması oldu. Sezon başı kampında Litex Lovech'le oynanan hazırlık maçında bağları kopardığı haberi yeterince kötüydü zaten, iyileşmeden tekrar koparması hiç iyi lmadı. Altay'da yaptığı çıkış sonrası geldiği Kayserispor'da oyununu bir üst seviyeye taşıyan ve stoper yetiştirmekte güçlük çeken Türkiye adına ümit beslediğimiz oyunculardan biri olan Eren'in bu kadar istikrarlı bir sezonun ardından bir sene boyunca forma giyemeyecek olması büyük talihsizlik. Sarı kart cezalısı olduğu bir maç hariç 33 maçta da 90 dakika forma giymişti 08/09 sezonunda, gerçekten kolay iş değil. Tüm maçlarda forma giyen Souleyman Hamidou ve Fabio Bilica'nın ardından ligin en fazla süre alan oyuncusuydu o sene. Zaten bu istikrarlı oyunu,iki kez milli takımda oynayarak ve stoper rotasyonuna yavaş yavaş da olsa girerek ödüllendirilmişti.

Altay'da Kayseri'ye geçişinin ne kadar önemli olduğunu şu yazıda incelemeye çalışmıştık, Kayserispor'un ona forma şansı vermesinin çok doğru bir hamle olduğunu söylemiştik. Birkaç sene üst üste düzenli oynayabilme şansını kaçırması yazık oldu, sakatlığın yan etkileri de umarım kariyerine yansımaz. Diz sakatlıkları sporcuların en büyük belasıdır ve her sakatlık öyle ya da böyle bir şeyler götürür oyuncudan. Aynı dizinden ikinci sakatlığı yaşaması pek hoş bir haber değil bu açıdan. Zaten sıkıntılı olduğumuz bir bölgede diğer potansiyelli stoper adaylarından Semih Kaya da malesef benzer bir sıkıntı yaşıyor, neyse ki o iyileşmek üzere. İkisine de fazlasıyla ihtiyacımız var, o kesin.

İstikrarlı stoper denince bir dönem akla gelen isimlerin başında geliyordu Emre Güngör. Ankaragücü'nde üç sezon düzenli oynamış ve 23 yaşında kaptanlığa kadar yükselmişti. Aslında ederi daha fazlaydı ancak Galatasaray doğru zamanda ve tok satıcı rolünde ona talip olunca çok uygun bir fiyata bitirme şansı elde etmişti. Hatırlarsanız henüz 6 ay önce ligdeki muadili Yasin Çakmak için Fenerbahçe 1.5 milyon euro ödemişti, onun bonservisi ise sadece 400 milyardı. Song'un yokluğunda stoper rotasyonunu genişletmesi düşünülmüştü ancak o Song'un varlığında da oynayan o oldu. Mücadele futboluyla şampiyonluğa yürüyen genç, yerli iskeletinde önemli bir yer edinmişti.

Euro 2008 süreciyle beraber o da 'müzmin sakat' olarak anılan oyunculardan birine dönüştü. Geçen sezon boyunca onun baldırını tutarak henüz ilk 20 dakikada kenara geldiği maç sayısı herkesin hafızasında 3'ten az değildir eminim. Kendine yeterince iyi bakıyor mu, emin değilim ancak sallantıda geçirdiği bir seneden sonra Frank Rijkaard döneminde bir adım öne çıkması gereken yerli oyunculardan biriydi aslında ancak şu ana kadar bunu yapabilmiş değil. Takımın en güvenilir savunma oyuncularından biriyken bugün 35 yaşındaki Emre Aşık'ın arkasında kalıyor olmasını sorgulaması gerektiğini umarım biliyordur. Daha doğrusu umarım Emre Aşık'tan bir şeyler öğrenmeye çalışıyordur sevgili Emre...

Brandon Jennings & Çaylak Gardlar

Bildiğiniz gibi nadiren basketbol üzerine yazıyorum, hem burayı okuyan insanların genel beklentilerini karşılamak, hem de kısıtlı olan zamanımı daha sıkı takip ettiğime inandığım konular üstüne yazmak adına ama ara ara istisnalar yapmak gerekiyor bu tip özel durumlarda. Burdaki özel durum çaylak Brandon Jennings. NBA takibimin en yoğun olduğu play-off ve draft döneminin benim adıma en ilgi çekici oyuncularından biriydi Brandon Jennings. NBA draftına giren birçok oyuncudan farklı bir yol izlemiş ve kolej kariyeri yerine Avrupa'da tecrübe kazanıp öyle drafta girmeyi tercih etmişti, bu da ABD'de pek alışılageldik bir durum değildir. Zaten Avrupada istatistik yapmak zor, bir de "Gözden ırak, gönülden de ırak" durumu olunca pek tercih edilen bir alternatif değil Avrupa ama popülist yaklaşmayıp böyle bir yol seçmesi ona yol, su ve elektrik olarak dönüyor gibi.

Aslına bakılırsa İtalya'da fazla ses getiren bir performans ortaya koyduğu söylenemez, hatta bir ara süre bile alamadığı bir dönem yaşamıştı ama görünen o ki Virtus Roma deneyimi ona bir şeyler katmış. NBA sezonuna öyle bir giriş yaptı ki şimdiden All-Star adayları arasına girebileceği konuşulur oldu. Ersan İlyasova'yla aynı takımda forma giymesi de onu izlemek için güzel bahane. Son maçı izleyemedim ama Ersan'la beraber uçuk bir performansa imza atmış Jennings; 32 sayı, 11 asist. 32 sayı atabilecek bir skor potansiyeliniz olabilir ama bir çaylak için 32 sayının yanına 11 asist eklemek gerçekten muazzam bir iş. Kötü draft tercihleriyle tanınan Bucks'ın 9. sıradan bu kadar iyi bir oyuncu düşürebilmesi takdire şayan. Jennings "Bu çocuk olacak." dedirtiyor, zaten takımın en önemli skor opsiyonlarından biri oldu bile şimdiden. 6 maçta 20 sayı 5 asist barajının üzerine geçmeyi başardı, bunun yanına eklediği 4.2 ribaund ortalaması da var. Tam bir kombo gard performansı. Ersan da varken umarım NTV biraz daha eğilir Bucks maçlarına da netten link aramak durumunda kalmayız daha fazla.

Brandon Jennings ortaya koyduğu performansla fazlasıyla dikkat çekti ama bu draftta birçok değerli kombo gard var. Bunların başında da Tyreke Evans geliyor. Kings'in dördüncü sıradan draft hakkı varken ve oyun kurucu seçecekken Rubio'yu pas geçip Tyreke'i almalarına şaşırmıştım açıkçası ama görünen o ki Kings en azından şimdilik pişman olacağı bir karar vermemiş gözüküyor. İstatistikleri de Brandon Jennings'le fazlasıyla benzer, 16.4 sayı, 4.3 ribaund ve 4.4 asist ile oyunun her yönüne katkı veren bir oyuncu görüntüsünde. Fizik olarak NBA'e en hazır gardlardan biri olduğunu biliyorduk, zaten 100 kilo kas yığını bir arkadaşımız ama bu çıkışı benim beklentilerimin bir adım ötesinde, onu söylemem lazım. Tyreke Evans'ın arkasından 5. sırada Ricky Rubio'yu seçen Minnesota'nın 6. sıradan da bir gard seçmesi garipsenmişti draft esnasında ama Jonny Flynn de hiç fena iş çıkarmadı gibi. Onu daha izleyemedim hiç ama 15-3.4-3.2 gibi bir ortalama tutturmuş. Geçtiğimiz senelerle kıyaslayınca bolca iyi gardın geldiği bir draft olarak anılacak sanırım 2009 draftı...