Galatasaray 3-1 Hacettepe || Milan Baros'dan 3 gol...

Oyunun kendisinden çok hakemin konuşalacağı bir maç oldu ancak gördüğüm kadarıyla hatalı bir kararı yoktu. İlk karttaki kuralın anlamsızlığını her gösterilişinde vurgulayan biriyim ama bu kart her hafta her maçta çıkarılıyor artık. Erman Toroğlu'nun iki sene önce icat ettiği, "basacaksın sarıyı hoca!" nidalarıyla uygulamaya koydurduğu gereksiz bir iş bu "kart isteyene kart" meselesi. İlk uygulaması da Galatasaray-Denizlispor maçında Yusuf ve Hasan Şaş'a olması lazım. Öyle ya da böyle uygulanan bir kural yüzünden hakemi asmaya kalmak oldukça gereksiz. Umarım kaldırılır bu gereksiz uygulama da herkes rahat eder, zaten bunun uygulandığı başka lig de yok. Penaltı pozisyonu bana uzaktı ama şimdi TV'den gördüğüm kadarıyla o da doğru karar. Tek hatası yanlış adama sarı kart vermek olmuş, onu tribünden anlayamamıştım.

Hakemi bir kenara bırakıp maça dönelim. Galatasaray oyunu karşı sahaya yıkmakta yine zorlandı rakip eksilene kadar. Özellikle 15. dakikada çok net bir pozisyonu Lincoln'le harcadıktan sonra defanstaki bireysel hatalar Hacettepe golüne davetiye çıkardı. Volkan Yaman'ın verdiği hatalı pası gole çeviremeyen Hacettepe birkaç dakika sonra bir başka defans hatasını affetmedi. Galatasaray defansı gerçekten inanılmaz işler yapıyor, hamle yapmak, hücum oyuncusunu bozmak için bu kadar az girişimde bulunan bir defans hattı görmemiştim uzun süredir. Rakibin şut çekmesine izin vermelerini de ayrıca not düşmek lazım, bu riske girmelerinin sebebini de anlayabilmiş değilim.

Galatasaray'ın orta saha oyuncularının defanstan dönen ikinci topları sürekli Hacettepe'lilere kaptırması oyunun Hacettepe yarı sahasında kalmamasına, oyunun boyunun artmasına sebep oluyordu. Bu da maçın geri kalanının Galatasaray için zor geçeceğini gösteriyordu. Hacettepe 10 kişi kalmasına rağmen bu durum değişecek gibi değildi ancak Arda'nın karambol yaratan ortasında topu Baros'un ağlara göndermesi Galatasaray'ı oldukça rahatlattı. Devreyi yenik kapamak her zaman zordur, rakip 10 kişi olsa bile. Maçın kaderini değiştiren pozisyon bence buydu.

İkinci yarıya Meira-Karan gibi radikal bir değişiklikle başladı Michael Skibbe. Maçın Ali Sami Yen'de oynanması ve rakibin 10 kişi olması böyle bir karar almasında etkiliydi şüphesiz. Bence oldukça yerinde bir müdaheleydi. Bu değişiklik Sabri'yi de oyunu soktu. Sabri bugün hem defansif olarak kusursuzdu hem de hücumda gereksiz pas hataları yapmadı, ayrıca etkili bir kaç şut çıkardı. Sabri doğru kararları verdiğinde, teknik kapasitesini bilerek oynadığında verimli bir oyuncu ama bunu Sabri'den her zaman görmek mümkün olmuyor.

Milan Baros'un bu maçta golleri atan isim olması önemliydi. Milan Baros bu kadar dikkat çekmişken aklıma takılan bir konuya değinmem gerek. Medyanın da tam destek verdiği bir linç girişimi var Baros'a bir süredir, zaman zaman Meira'da da görüyoruz bunu. Çok iyi oynadığı maçlardan sonra bile rastlamak mümkün bu eleştirilere, tribünde de bu tip kişiler var. Her forvetin görevi gol atmaktır belki ama tek görevi bu değildir asla. Pozisyon gelmediği zaman oyunun içinde olup gol pozisyonu yaratmaya yardımcı olmak, rakip defansı rahatsız etmek de en az bunun kadar önemli görevler. Hakan Şükür'ün iyi zamanlarından beri bu görevi layıkıyla yapan bir forvet yoktu. Bence Baros kalitesiyle, mücadelesiyle gerçekten iyi bir forvet oyuncusu. Galatasaray taraftarı ona sahip çıkmalı.

Ayrıca değinilmesi gereken bir diğer isim de Barış Özbek'ti. Neredeyse her Galatasaray analizinde Mehmet Topal'la beraber ismini zikrettiğim bir oyuncu Barış. Galatasaray'ın tam da ihtiyacı olan diriliği, enerjiyi sağlayabilecek kişi olduğunu bugün defalarca gösterdi. Özellikle sol kanatta topu almak için verdiği mücadele takdire şayandı. Bugünün en büyük alkışını o aldı tribünlerden. Yaptığı ortanın auta gitmiş olmasının zerre kadar önemi yoktu, önemli olan orda gösterdiği savaşçı ruhuydu.

Ümit Karan hakkında şimdilik susma hakkımı kullanıyorum çünkü pek iyi şeyler söyleyemeyeceğim kendisi hakkında. Bu takıma kırmızı çok yakışıyor diyerek de yazıyı sonlandıralım...

Kayseri Stadyumunun Koltukları

Kayseri Stadyumunun temelinin atıldığı günü futbol stadyumları dolayısıyla Türk futbolu adına mihenk taşlarından biri olarak görürüm. Bir ligin kalitesini o ligin en iyi takımlarının değil orta seviyedeki takımlarının belirlediğine inanırım. Bundesliga'nın son yıllarda yaptığı atılımda Bayern'den, Bremen'den çok orta seviyedeki kulüplerin yeni stadyumlara, dolayısıyla daha büyük bütçelere ve taraftar desteğine kavuşmasının ligin yeni imajıyla birebir bağlantısı var. Almanya'nın ligini bu kadar iyi parlatmasının ardında yatan bu hamlenin bir benzeri Türkiye'de uygulanacaksa bunun miladı Kayseri Stadyumu olacaktır.

Ancak başlıkta da belirttiğim gibi bu yazıda değinmek istediğim nokta farklı. Stadyumun mimarisi, kapasitesi kadar önemli olan bir diğer unsuru da görüntüsüdür, imajıdır. Koltuk seçimi de bu yüzden oldukça önemli. Koltuklar bir stadyumun karakterini belirler. Ancak Kayseri Stadyumuna milyonlarca euro dökenler bu işi ucuz yollu halletmek istemiş sanırım. Bu kadar yeni bir stadyumun 20 yıllık eski stadyum koltuklarıyla donatılması çok büyük bir hata.Koltuk kalitesinden daha da rahatsız edici olanı zevksiz, garip bir renk seçimi. Daha doğrusu renk seçilememesi. Nasıl bir zihniyetin, nasıl bir yaratıcılığın ürünüdür bu tablo bilmiyorum ama eski Ortadoğu stadyımlarından hallice bir görüntü. Çok şatafatlı olsun derken komik ve rüküş bir görüntü ortaya çıkmış, gerçekten yazık. Şöyle Emirates Stadyumu gibi şık, sade ve zarif bir düzenleme yapılsa hoş olmaz mıydı?

Fernando Meira, Casio Lincoln, Deivid De Souza


Kıtalararası Şampiyon

Fenerbahçe 2-1 Beşiktaş || Fenerbahçe Yarışa Döndü...

Derbi heyecanını yaşatan bir maç oynandı Kadıköy'de. İki takım da pozisyon buldu, akıl almaz goller kaçtı, akıl almaz goller de oldu. Kalecilerin iki asisti var desek yanlış olmaz, böylesine ilginç pozisyonlar vardı. Derbilerin golcüsü Selçuk yine bir kornerde attı golünü.

Fenerbahçe klasik düzeninden farklı olarak iki ön liberonun birinden vazgeçip Kazım-Deivid ikilisiyle başladı maça. Beşiktaş ise Tello'nun yokluğunda kanatlarda Ekrem-Serdar Özkan ikilisini Nobre'nin yanına sarkıtarak pozisyon bulmayı planlıyordu. Maç öncesi planını sahaya daha iyi yansıtan takım Beşiktaş oldu. Delgado yüksek bir yüzdeyle pas yapmasının yanı sıra bu topları çoğunlukla dikine ve etkili olarak kullanınca Beşiktaş kanatlardan Ekrem ve Serdar'la etkili akınlar geliştirdi. Fenerbahçe ise Kadıköy geleneğini bozmayıp oyunun kontrolü rakip takımdayken golünü atarak öne geçmesini bildi. Selçuk ne yapıp edip atıyor golü derbilerde, Fenerbahçe taraftarıyla arası biraz limoni olan Selçuk için önemli goller bunlar.

Gol sonrası oyunun seyri pek değişmedi aslında. Oyun dengede olsa da atakları yapan taraf yine Beşiktaş'tı. Ancak gol pek beklenmeyecek bir biçimde Rüştü'nün kendi kalesine yakın bölgeden kullandığı serbest vuruşla geldi. Müdahele edilemeyen top sol açıkta Ekrem'e kadar geldi. O da Nobre'yi gördü, skor da dengeye geldi. En az bunun kadar garip bir golü ise Fenerbahçe attı. Bu sefer Volkan'ın Güiza'ya şişirdiği topa kimse müdahele edemeyince topu önünde bulan Güiza şık bir aşırtma vuruşla topu ağlara yolladı. Güiza'nın maç içinde becerikli olduğu tek pozisyondu diyebiliriz bunun için.

Beşiktaş oyunu domine eden taraftı, ikinci yarı da dahil ancak daha net pozisyonları bulan taraf Fenerbahçe idi. Güiza akıl almaz goller kaçırdı hakikaten, inanılır gibi değil. Komik pozisyonların yer aldığı klipler yapılır zaman zaman, o videolarda yer alabilecek en az iki pozisyonu vardı Güiza'nın. Hele Roberto Carlos'un yaptığı mükemmel ortada topu kaleye ittirememesine diyecek söz yok. Bunu Hakan Şükür falan yapsa aylarca konuşulurdu muhtemelen. Fotoğraf da Güiza'nın o golü kaçırdıktan sonraki hali.

Mustafa Denizli'ye skor üstünden giydirenler olabilir medyada, çok takılmamak lazım. Kanatlar müthiş iş yaptı bugün Beşiktaş'ta, bir derbi deplasmanı için ortalamanın üstünde bir ofansif oyun çıkardılar. Maçın büyük bölümünü 10 kişi oynadığını da unutmamak gerekir -ki bana göre oldukça ucuz bir kırmızı kart oldu-, oyuncu değişikliklerinin gecikmesini de bu yüzden normal karşılıyorum.

Öyle ya da böyle, iki derbiyi kazanarak tekrar potaya girmeyi başardı Fenerbahçe. Galatasaray'ın muhtemel bir galibiyetinde 25-24-23 gibi bir tablo ortaya çıkacak. Bu da ikinci devreye hiçbir takım kopmadan adım atacak demek. Şampiyonluk barajı da gittikçe aşağıya düşüyor, bu da Trabzonspor, Sivasspor gibi büyük maçlar dışında iyi puan toplayan takımlar için iyi bir şans demek. En az 5 takımlı bir şampiyonluk yarışı izleyebiliriz, kalite olarak olmasa da çekişme olarak iyi bir lig izleyeceğiz gibi duruyor...

İzlenilesi Maç #2 || Eskişehir 4-3 Denizli

4-3'lük maçlar aklımızı almaya devam ediyor Süper Lig'de. Geçen hafta müthiş bir Denizli-Bursa maçı izlemiştik (?), bu hafta ise Denizli'nin Bursa'ya yaptığını Eskişehir Denizli'ye yaptı. Denizlispor 3-0 öne geçtiği maçtan 4-3'lük skorla mağlup ayrıldı.

Maçla ilgili elimizdeki tek veri golleri kimin attığı, maç yayını falan hak getire tabi. Gece yarısı 3 dakikalık özet görüntüleri beklemekten başka çare yok. Eskişehir-Denizli maçı hakkındaki tek görsel de bu hatta çalışan tren. Eşitlik isteyen (!) Anadolu kulüplerinin baktığı tren bu olsa gerek. Yoksa 15 yılı devirecek olan maç yayını ihalelerinde yer alan saçma sapan Türk işi kurallara çoktan itiraz ederlerdi.

Golleri Denizlispor'da Darryl Roberts, Caner Celep ve Selahattin Kınalı, Eskişehirspor'da Vucko, Anderson (2) ve Youla atmış. Golleri izlemek isteyenler ligtv.com.tr üyelikleriyle giriş yaptıktan sonra şurdan izleyebilirler.

Futbol Blog 7. Bölüm

Bu haftanın ana konusu Fenerbahçe-Beşiktaş derbisiydi, Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde olduğu gibi iki taraftar telefonla yayına katıldılar. Derbi üstüne tahminler ve münferit-toplu ikilemi hakkındaki görüşler söylendi.

Bu hafta tanıtılan bloglar Yerel Futbol Sitesi ve benim blogum oldu. Yerel Futbol sitesi gerçekten müthiş bir arşive sahip, internet üzerinde bulunabilecek en iyi amatör futbol kaynağı demek yanlış olmaz sanıyorum. Yeni bloglardan da benimkini tanıtmayı uygun görmüşler, sağolsunlar. Yalnız yerel futbol sitesi tanıtılırken gösterilen blog benimkiydi, orda bir karışıklık oldu sanıyorum.

Di Massimo Talento'nun İspanya'da tutuklanan Marsilya taraftarı Santos'la ilgili yazdığı yazı vardı ilk olarak. Bu konu hakkında Ortega'nın sıkça yazdığını eklemek gerek yalnız, Ali Okancı da bu detayı atlamayarak doğrusunu yaptı. Daha sonra Ortega'nın Deivid'in formasını yere atması hakkında yazdığı yazı vardı. Arada kaçırdığım yazı Alper abinin Almanya-Cezayir maçı yazısıymış. Daha sonra Bülent ve Ali abi ortaklaşa kendi bloglarını tanıttılar zaten :) AcetoBlog'dan Can Kozanoğlu röportajı ve Penne Arabiata'dan Süleyman Seba ve çocukluğum yazısıyla bloglar arası bağlantı'yı bitirdiler. Kendilerini tüm blog camiası adına kınamayı da unutmayalım :)

Kısa pas bölümü haber bülteni uzun sürdüğü için kırpıldı bu hafta, programı da etkiledi haliyle. Avrupa gol krallığındaki Inzaghi-Raul çekişmesine değinildi biraz. Daha sonra çöpçülerin freestyle takılıdğı bir reklam filmi gösterildi, Kaka'nın ilk bakışta yok artık denilen montaj videosuyla program kapatıldı.

Haftanın şakasında bu hafta Francesco Coco vardı. Bilmek isteyenler varsa yanındaki ablamızın adı Loredana D'Amato. 2006 yılında sevgilisiymiş Coco'nun, şimdi ne yapar ne eder bilemem. +Repleri bekliyorum...

Futbolun Matematiği ve Galatasaray

Dün üzgün, biraz da kırgın bir ruh haliyle bir değerlendirme yazısı yazmıştım Metalist maçıyla ilgili ancak dünkü yazıda bir şeyler eksik kaldı benim için. Daha sakin kafayla özelden genele uzanan bir yazı daha yazmam gerektiğine karar verdim.

Seneye şampiyon olmuş genç, yetenekli, mücadeleci gençlerin yanına yapılan göz alıcı yabancı transferleriyle girildi. Önce Harry Kewell, sonra Fernando Meira, Morgan De Sanctis ve son olarak Milan Baros. Bu oyuncuların gelişine sevinmeyen bir Galatasaray taraftarı olmadığı gibi takdir etmeyen diğer takım taraftarı da yok denecek kadar azdı, tam bir fikir birliği vardı bu oyuncuları kaliteli ve gerekli transferler olduğu üstüne.

Ancak ben de dahil neredeyse herkesin gözden kaçırdığı bir nokta vardı. Geçen sene birbirine uyum sağlamış, kendi kimliğini oluşturmuş bir yapı vardı ve yeni yapılan transferlerin hepsi ilk 11 oyuncusuydu. Bu oyuncular takıma girdiğinde geçen sene oluşan yapı kaldığı yerden devam etmeyecekti, yepyeni bir sentez, yepyeni bir kimlik oluşturma, takım olma sürecine girilecekti.

Transferin o büyülü rüzgarına kapılmak oldukça kolaydır, dünyayı bambaşka görür, beklentilerinizi yeniden en üst düzeye taşırsınız bir anda. Galatasaray yönetiminin ve transfer komitesinin de hakkını vermek gerek, tek tek bakıldığında hepsi başarılı, isabetli ve muadillerine göre maliyet olarak oldukça uygun transferler. Hakan Şükür'ün gidişiyle acil bir forvet ihtiyacı vardı, Milan Baros gibi gerçekten üst düzey ve kendine has özellikleri olan bir oyuncu geldi. Harry Kewell 1996'dan beri Galatasaray taraftarının en çok sevindiği yabancı oyuncu transferiydi belki de. Fernando Meira sene boyu defans hattı için en büyük sıkıntı olan arka alandan topu çıkarma konusuna kesin çözüm getirecekti. Aykut'un yan toplardaki zaafiyetini De Sanctis giderecekti. Hatta Lincoln bile sakatlıklarla ve formsuzlukla boğuştuğu bir sezonun ardından yepyeni bir oyuncu olarak dönüyordu sahalara.

Bu saydıklarımın hiçbiri çok abartılı sözler değil ancak bu oyuncuların bu saydıklarımı yapabilmesi için birilerinin yerine oynaması gerek. Bu da Türk futbolunun kendi içindeki dinamiklerine ve takımın yapısına alışması gereken 5 tane yeni ilk 11 oyuncusu demekti. Tek tek bakıldığında doğru hamleler olan bu transferlerin bütünü büyük resimde Galatasaray'ın ihtiyacı olan değişiklik değildi.

Futbolun kendi içinde bir matemaği var belki ama futbolun kendisi bir matematik denklemi değil. 2+2 her zaman 4 olmak zorunda değil. Bunu en iyi bilmesi gereken kulüp transfer dönemlerini en sakin -belki de sönük demeli- geçiren ancak son 20 senede 10 kez şampiyon kutlayan Galatasaray olmalıydı aslında. 2002'de başlayıp 6 sene süren o unutulası, sünger çekilesi dönemin bir sonucu olarak yorumlayabiliriz bunu.

Şimdi tekrar düne dönelim. Michael Skibbe yine çok ağır eleştiriler aldı, hem medyadan hem blog yazarlarından hem de kamuoyundan. Kabul etmem lazım ki Michael Skibbe'nin notu biraz kırıldı benim nezdimde. Takımın isteksiz ve hareketsiz oyununa çözüm üretemeyişi en büyük sorun gibi gözüküyor. Ancak bu bütün faturayı hocaya kesip en başta futbolcular olmak üzere diğer unsurlar hatasızmış gibi ele alanlara katılmak anlamına gelmiyor bu söylediklerim. Skibbe'yi eleştirdiğim kadar belki de daha fazla futbolcuları eleştiriyorum çünkü sahada gördüğüm bazı şeyler sadece hocanın yetersiz oyuncu değişiklikleri ya da taktik düzeniyle açıklabilecek şeyler değildi.

Bir de işin Metalist Kharkiv yönü var, onu da es geçmemek lazım. Orta ölçekte bir bütçeyle çok iyi bir ekip yaratmışlar. Pas trafiğine müthiş hakimler, bu da Türk takımlarının en büyük zaafı olan alanı iyi paylaşamamanın ortaya çıkardığı sorunları değerlendirebilme şansları veriyor onlara. Maçta çok ön plana çıkan bir oyuncuları yoktu. takım olarak bir şeyler yapan, topu ayaklarına aldıklarında diğer arkadaşının nereye koşu yapacağını, nereye pas atacağını bilen bir görüntü verdiler. Sadece ilk yarıda orta saha oynuyor sandığım ancak hücum pres alanını oldukça geniş tutan bir forvet olduğunu farkettiğim Jaja dikkatimi çekmişti. Shaktar Donetsk'in kendisine 11 milyon euro'luk bir teklif yaptığını ancak bunun reddedildiğini öğrendim, ayrıca Beşiktaş maçlarının en çok konuşulan ismi Papa Gueye'yi ise İngiliz kulüpleri takip ediyormuş. Küçümsenecek bir takım değildi Metalist kısaca.

Çok karamsar bir yazı gibi gelebilir okuyanlara ama aslında öyle değil. Beklentileri düzeltme yazısıdır bu birnevi. Galatasaray bana göre hala en geniş kadroya sahip, yetenekli oyuncu çeşitliliğinde rakiplerine göre çok önde olan bir takım. Mehmet Topal, Barış Özbek, Emre Güngör. Bu oyuncular formda bir şekilde takıma döndüklerinde bazı şeyler farklı olacaktır. Ne zaman gerçekleşir, onu kestirebilmek güç ancak takıma eksik olan enerjiyi getirecek hamlenin bu oyuncuların dönüşünden geçtiğini düşünüyorum. Galatasaray'ın dönüş yapabilecek kapasitesi var, yeter ki doğru hamleler yapılsın ve bu takıma zaman verilsin...

Ülke Puanımız #11

Geçen maç haftasında gelen ekstra puanlar bize batmış olacak ki fazlasıyla iade etme isteği duydu Avrupadaki ekiplerimiz bu hafta. Arsenal ve Benfica deplasmanlarının olduğu haftadan 3 puan çıkaran ekipler içerdeki iki maçtan nasıl olur da puansız ayrılır, anlamak pek mümkün değil. Stadlarımızın cehennem olduğunu söyleyip dururuz ülke olarak ama dışardan pek de öyle gözükmediğine eminim. Fenerbahçe Şampiyonlar Ligindeki üç iç saha maçından sadece 1 puan çıkarabildi, o da 0-0 Dinamo Kiev maçı. Galatasaray ise bu sıkıntıyı yıllardır yaşıyor. Çok uzağa gitmeden Helsinborg, Austria Wien ve Metalist maçlarına bakmamız yeterli. Bu takımların hangisi kadro kalitesi olarak Galatasaray ayarında ki gelip Ali Sami Yen'den üç puan alıp güle oynaya gidebiliyorlar. Türkiye Liginde içerde aldığı beraberlik bile garipsenen bir ekip bütçe olarak Türkiye Ligi seviyesinin üstünde olmayan bu ekiplere nasıl kaybediyor? Demekki ASY Hell'ler, No Way Out'lar Türk'ün Türk'e propagandası biraz da. Bakın ada basını nasıl yorumlamış bu meseleyi Fenerbahçe-Arsenal maçından sonra;
The Fenerbahce slogan? 'This is Kadikoy. No way out from here'. Oh really? Arsenal plundered five goals, three points and nicely set themselves up for the knockout stages of the Champions League. Farewell Kadikoy. And thanks very much.
Neyse efendim, ne diyorduk? Berbat bir haftayı geride bıraktık girişte de söylediğim gibi. Puan alamadığımız gibi birinci dereceden rakiplerimiz Ukrayna ve Portekiz'e de önemli yardımlarda bulunmuş olduk. Geçen maç haftası ele geçirdiğimiz 10.luk koltuğunu tekrar teslim ettik Ukraynalılara. Bu hafta senaryo daha da kötüleşmiş gözüküyor, Metalist'in potaya girmesi, Shaktar'ın UEFA'ya kalmayı garantilemesiyle Şubat ayını 3 takımla görecek duruma geldi Ukrayna. Türkiye ise muhtemelen sadece Galatasaray'ın eline bakacak. Bu berbat senaryoyu bozabilecek tek etken Fenerbahçe'nin Kiev'i deplasmanda yenmesi olur. Mümkün mü, çok zor.

Ukrayna, Shaktar ve Metalist'in galibiyetleriyle hanesine 1 puan yazdırarak tekrar önümüze geçmiş durumda. Toplamda 5.125 puana ulaştılar, biz ise 4.750 seviyesindeyiz. Sezona aynı puanda başladığımız için aradaki 0.375'lik fark direkt olarak genel puan durumuna da yansıdı. Bu ekstra puanlardan oldukça memnun olmuşlardır sanıyorum.

Portekiz ise Porto dışında pek hoş bir hafta geçirmedi. Lizbon sahasında formda bir Barcelona'yla karşılaşınca fark yemekten kurtulamadı. Benfica ise Olympiakos'un gazabına uğradı, onlar da 5'lik oldular Lizbon gibi. Braga ise Wolfsburg'a 3-2 mağlup oldu, büyük sürpriz sayılmaz. Ancak maçı 2-0'dan vermeleri güvenlerini baya bir sarsmıştır sanıyorum. Zorlu bir gruptalar ve sadece bir maçları kaldı. Benfica'nın da 3 maçta 1 puanı olduğunu düşününce UEFA'daki Portekiz ekipleri için ufukta hüsran var gibi duruyor.

Hollanda fire vermeden geldiği gruplarda elemeler kadar başarılı olamamış görünüyor. PSV'nin Şampiyonlar Liginde 5 maçta sadece 3 puanı var, son maçı da hala kazanmaya ihtiyacı olan Liverpool'la. İkili averajda da Marsilya'nın gerisindeler, uzun yıllar sonra Şubat'ı göremeden elenmenin eşiğindeler. UEFA Kupasındaki Hollanda ekipleri de PSV'den farksız. Feyenoord, NEC Nijmegen ve Heerenveen henüz puan yüzü görebilmiş değil, bu takımlar elenmeye oldukça yakın. Twente ise 2 maç sonunda 3 puana sahip, grupta üçüncülük mücadelesi veriyorlar. Ajax ise en başarılı Hollanda ekibi görüntüsünde, 3 maçta 6 puan topladılar. Bu haftaki puan alabilen tek takım da Ajax'tı zaten, Hamburg'u deplasmanda yenmeyi başardılar.

İskoçları Aalborg-Celtic maçı sonrası detaylıca değerlendirmiştik. Onları es geçip bu haftaki yazıyı sonlandıralım. Unutulması, bir daha anılmaması gereken bir maç haftasıydı. Bir daha benzerini görmemeyi umuyorum...

Galatasaray 0-1 Metalist || Topsuz Oyun

Türk futbolseverleri olarak alışkınız bu tarz absürd senaryolara, rahat rahat tur geçmek futbol kültürümüzde yoktur. İlk 4 maçta 12 puan alan milli takımın yarı final göreceği turnuvanın biletini Norveç deplasmanına bağlaması aklımızdaki en canlı örnek. O yüzden çok derin bir şaşkınlık içerisinde değilim ama yine de şu şartlardaki bir maçta mağlubiyet beklenir cinsten değil.

Tek tek oyuncu eleştirmek, tek-çift forvet geyiklerine girmek, Arda-Kewell yanyana oynar mı sorusunu irdelemek niyetinde değilim. Çünkü Galatasaray'ın sahada görünen sorunu çok daha büyük, bir-iki-üç oyuncunun üstüne yıkılamayacak kadar çok hem de. Galatasaray inanılmaz derecede hantal, hareketsiz bir takım haline gelmiş durumda. topu ayağına alan oyuncu pas yolları kapalı iki arkadaşı ondan top beklerken baskı altında top çıkarmak zorunda. Hareket eden, alan yaratan, koşu yapan oyuncu yok, herkes sabitlenmiş gibi. Topsuz oyunda bu kadar beceriksiz bir takımın oyunu karşı alana yığması, pas trafiğini sağlaması mümkün değil, isterseniz dünyanın en teknik oyuncularını bir araya getirin.

Böyle olunca bütün gol ümidiniz 10 dakikada bir top ayağına geldiğinde dar alanda mucize yaratıp pozisyon yaratması beklenen Arda Turan oluyor. Bu çocuk da insan evladı, arkası dönükken onun tarafına doğru atılan berbat pasları düzeltip, beş kişiyi geçip ceza sahası içine serpiştirilmiş tek tük arkadaşlarına adrese teslim ortalar yapamaz her maç. Hayır, Arda abartılı biçimde yazdığım bu işleri az çok yapıyor zaten her maç ancak bu taşıma suyla değirmen döndürmekten başka bir şey değil. Takım olarak bir şeyler üretemiyorsanız bir noktadan sonra tıkanırsınız.

Bu söylediklerim sadece hocanın sırtına yüklenip geçiştirilecek şeyler değil, bu sahada görev alan bütün oyuncuların da sorumluluğu. Bu nokta genelde es geçilir hocaya giydirebilmenin dayanılmaz hafifliğiyle ama işin aslı öyle değil. Golü yedikten sonra saçma sapan işler yapan, üç metre yanındaki adama pas veremeyen, ayağındaki topu kaçıran, yere düşmüş adama pas veren futbol oynayamayan bir takım vardı sahada. Sahanın kenarında hiç kimse olmasa, arkadaşlarınızla halı saha maçı yapsanız bile bu hataları yapamazsınız. Buna futbolun onuru müsade etmez. En azından kendiniz için bir şeyler yapmaya çalışırsınız. İşte bu yüzden oyuncu ayırt etmeden bütün Galatasaray takımının futbolun onuruna ve seyircilere saygısızlık ettiğini düşünüyorum.

1-0'lık skor hiç önemli değil, Servet ve De Sanctis zincirleme hatalar yapmasa büyük ihtimalle gol olmazdı maçta ama bu az önce söylediklerimin hiçbirini değiştirmezdi. Galatasaray futbol takımı silkelenmek zorunda. Oynadıkları oyunun farkında olsunlar. Bizim için değil, kendileri için, işlerine, emeklerine saygıları için oynasınlar.

Maçtan ve takımdan hayır yoktu belki ama beni mutlu eden ufak bir detay vardı sahada. Klasik parçalı forma kombinasyonunun üstüne beyaz font harika olmuş. Bunu UEFA'nın zoruyla yapmamız ise gerçekten komik, kırmızının üstüne gidip siyah fontla yazanı bulup tekme tokat girişmek gerek zaten. Hoş, yakında oyuncular "Biz parçalıyı sevmedik, biz siyah-turuncu-mavi-lila giyelim" dedi diye vazgeçeriz biz bu formadan. Demedi demeyin...

Hakan Balta ve Lokomotif Moskova

Son bir-iki haftadır yine transfer haberleri kapladı ortalığı, başta Lokomotif Moskova'nın Hakan Balta için 5 milyon euro'luk resmi teklif yaptığı haberi olmak üzere. Öncelikle şunu belirtmek gerek, ne Hakan'ın haberine, ne Servet'in haberine güvenirlik bir kaynakta rastlamış değilim, tamamen asparagas olma ihtimali de var. Yine de söylemek istediğim bir kaç şey var bu konuyla ilgili.

İlk önce taraftarların bu transferlere bakış açısı. Gördüğüm, dinlediğim, okuduğum kadarıyla taraftarın geneli bu transferlere karşı. "5 milyon euro bizi ne batırır ne çıkarır" diye düşünüyorlar. Ancak bu transferlere sadece 'anlık nakit girdisi' olarak bakmak oldukça yanlış bir yaklaşım. Yanıldığımız nokta da tam olarak bu, transferi sadece o anki etkisiyle değerlendirmek...

Galatasaray, Hakan Balta'yı 5 milyon euro'ya satmakla sadece nakit para kazanmış olmayacak. Bundan sonraki satışlarında 5 milyon euro'yu daha rahat telaffuz etme lüksü olacak Galatasaray'ın. PSV bugün işe yaramaz dediğimiz, yeteneği oldukça kısıtlı oyuncuları bile çok iyi bonservis bedellerine pazarlayabiliyorsa işte bu yüzden. Bugün Arda Turan yerine Ricardo Quaresma'ya 25 milyon euro+Pele -ki o da iyi bir oyuncudur- teklifi geliyorsa bu Arda ile Quaresma arasındaki yetenek farkıyla ilgili değil, Porto'nun referanslarının Galatasaray'a göre çok daha fazla olmasıyla ilgilidir. Bugün Porto'ya gelen oyuncu daha maça çıkmadan takibe alınırken bizim harikalar yaratan, dünya çapındaki yeteneğimiz hakkında hala tereddütler varsa bu '5 milyon euro bizi kurtarmaz' dediğimiz için olmuştur, olmaktadır.

Ayrıca 5 milyon euro da küçümsenecek bir para değil kesinlikle, oyuncu satarak para kazanmak da ayıp bir şey değil. Galatasaray kadrosunda Hakan Balta'ya alternatif olabilecek isimler var. Bundan 1.5 sene önce Hakan Balta yoktu, alınırken 'Ne gerek vardı' diyenler hiç de az değildi.

Tekrar başa dönersek teklifin gerçekliğinden şüpheliyim açıkçası. O yüzden belki havada kalacak bir yazı olarak görülebilir ama burda esas meselenin Hakan Balta ya da Galatasaray olmadığını görmek gerek. Hakan olmaz Ahmet olur, Galatasaray olmaz Beşiktaş olur, bunlar önemli değil. Önemli olan genlerimize işlemiş bu sabit bakış açısını değiştirebilmek. İşte o zaman yavaş yavaş ilerlemeye başlayacak Türk futbolu...

Anorthosis 2-2 Bremen, Inter 0-1 Pana || Olmaz Olmaz Deme...

Futbol böyle bir oyun işte, tam da bu yüzden bu kadar büyük bir kitleyi peşinden sürükleyen o sihirli yöne sahip. Maç öncesi istediğiniz kadar emin olun, sahada beklediğinizden bambaşka bir şekilde gelişebiliyor olaylar. Tam da maç öncesi Inter'in yenilmeyeceği konusunda atıp tıtmamda olduğu gibi...

B grubuna bir değerlendirme borcum var sanırım çünkü Inter'in mağlubiyeti üstüne yazacağım olasılıkları es geçmeyi tercih etmiştim. Giuseppe Meazza'da beklenmeyen oldu, Panathinaikos attığı tek golle 3 puanla dönüyor Yunanistan'a. Diğer tarafta ise Şampiyonlar Ligi tarihinin en büyük sürprizi olmanın eşiğinden dönen Anorthosis 2-0 öne geçtiği maçı 2-2 tamamladı. Aslında işler tam da istedikleri gibiydi. Duran topta arka direkte buldukları gol onlara istedikleri oyun planını sahaya yansıtmakta oldukça kolaylık sağladı. İkinci golü de buldular, bu dakikadan sonra iyice yarı sahalarına gömüldüler. Klasik bir Anorthosis maçında olduğu gibi yine bir penaltı yapması es geçmediler ama bu sefer kabak başlarına patladı. Werder Bremen gol sonrası baskıyı arttırdı, Mesut'un ortasıyla başlayan pozisyon Hugo Almeida'nın vuruşuyla 2. golü getirdi.

Bu tabloda net bir şekilde avantajlı olan takım Panathinaikos artık. 7 puanla grup ikincisi konumundalar ve en yakın rakibiyle içerde oynuyorlar. Rum ekibinin dış saha performansının iç sahadaki kadar iç açıcı olmadığı bariz. Bu durumda Werder Bremen'in bile devreye girme ihtimali var. Inter bugünkü mağlubiyetle 8 puanda kaldı ama biraz da fikstür şansıyla gruptan çıkmayı garantiledi. Werder Bremen-Inter maçı bu yüzden kritik, eğer Bremen kazanırsa bundan yaklaşık yarım saat önce gruptan çıkmasına kesin gözüyle bakabileceğimiz Anorthosis grup sonuncusu olabilir. Hızlı yükselen hızlı düşer derler, bakalım Anorthosis 3.lükte tutunabilecek mi?

Diğer gruplardan ise nispeten beklenen sonuçlar çıktı. Shaktar işini şansa bırakmadı ve Basel'i tabiri caizse çimlere gömdü 5-0'lık skorla. C grubunun diğer maçının galibi Barcelona da Lizbon'a 5 tane attı ama maç 5-2 bitti. C grubu eleğini asmış gözüküyor. D grubu da beklenildiği gibi ev sahiplerinin galibiyetleriyle sonlandı. 11-11-3-3 gibi garip bir tablo çıktı ortaya. İlk iki takım 14'lerse şaşırmamak lazım. 14 puanla ikinci olmak da fena koyar adama gerçi, neyse...

A grubunda ise Chelsea Bordeaux deplasmanından 1-1'le dönüyor, Roma ise Cluj'dan intikamını 3-1'le aldı. A grubunda koğuş karıştı gibi, Roma'nın önderliğinde 9-8-7 gibi bir tabloyla girildi son maçlara. Chelsea ikinci olmasına rağmen hala en rahat ekip, grup sonunculuğu garantilenen ilk iki haftanın hızlı ekibi Cluj'u konuk edecekler, son maçta iddiasız bir takıma karşı puan vermeleri için baya bir uğraşmaları gerek. Roma da kendi sahasında Bordeaux'yu konuk edecek, onlar da Chelsea'yle beraber ilk iki için en avantajlı takım konumunda...

Şampiyonlar Liginde Hesap-Kitap Zamanı #2

Dün E, F, G ve H gruplarında dünkü maçlardan sonra oluşabilecek muhtemel senaryoları yazmıştık. Bugün de A, B, C ve D gruplarına bir göz atalım.

Group APldPts
CHL47
ROM46
BDX46
CLU44

A grubu hesapların oldukça karışık olduğu bir grup. Romanya şampiyonu ünvanıyla Şampiyonlar Ligine direk gelen Cluj, ilk iki maç haftasında kağıt üstünde grubun en güçlü iki takımı olan Roma ve Chelsea'den 4 puan çıkarmayı başarınca A grubunun 2. tura yükselme barajının diğerlerine göre oldukça aşağıda kalacağı aşikardı. Ancak Cluj ilk iki haftaya göre nispeten daha kolay geçmesi beklenen iki Bordeaux maçını da kaybedince grup iyiden iyiye kaos ortamına sürüklendi, kimin ne olacağı belli değil.

Cluj'dan başladık, onlarla devam edelim. Bu akşam Roma'yla oynayacaklar. Deplasmanda aldıkları 3 puan ikili averajda avantajlı olabileceklerini işaret ediyor bizlere. Eğer Cluj bu maçı kazanmayı başarırsa Roma'nın 1 puan üstünde ve averaj üstünlüğüne sahip durumda olacaklar. Ancak bu ihtimali bozan diğer durum Bordeaux'nun Chelsea'ye yenilip Roma'yla berabere kalarak 7 puanda kalması olur ki bu durumda üçlü averaj devreye girer. 3 takım da 7 puanda dizilirse aralarındaki maçlarda aldıkları puanlara göre yeni bir puan durumu oluşturuluyor. Bu durumda Bordeaux iki takımdan aldığı 7 puanla grup ikincisi, Cluj iki takımdan aldğı 6 puanla grup üçüncüsü, Roma ise 4 puanla grup sonuncusu olur.

Roma ise genel averaj olarak Cluj ve Bordeaux'ya göre daha iyi durumda olduğu gibi Chelsea ve Bordeaux'ya karşı da ikili averaj üstünlüğüne sahip. Onların tek yapması gereken Romanya deplasmanından mağlup olmadan dönmek. Böylece Cluj'la arasındaki puan farkını koruyarak onları Chelsea deplasmanına göndermiş olacaklar. Son maçta Bordeaux'yla İtalya'da karşılaşacaklar. Bordeaux bugün Chelsea'yi mağlup edemezse bugün Cluj deplasmanından alacağı bir puan oldukça rahatlatacaktır Roma'yı. Böylece son maça eşit puanda çıksalar bile alacakları bir beraberlikle Şampiyonlar Liginde devam etme şansına sahip olacaklar. Çok ekstra işler olmazsa Roma için alacağı iki puan fazlasıyla yeterli olacaktır.

Bordeaux ise Cluj'dan aldığı 6 puanla tekrar yarışa dönmenin sevincini yaşıyor. Ancak önlerinde grubun en zor iki maçı var belki de, içerde oynayacakları Chelsea maçı ile İtalya'da oynayacakları Roma maçı. Kaç puan çıkarabilirler kestirmek güç ancak Cluj'dan aldıkları 6 puan UEFA'da devam etmeleri için işlerine oldukça yarayacak gibi gözüküyor. Eğer Cluj iki maçtan bir puan çıkarabilse bugün Bordeaux için daha karamsar yorumlar yapıyor olabilirdik.

Chelsea ise gruptaki en rahat takım. Son hafta içerde oynayacakları Cluj maçını kazanırlarsa 10 puana ulaşıp gruptan çıkmayı garantiliyorlar. Garanti olmayan tek şey lider mi ikinci mi çıkacakları. Bu ise diğer maçların skoruna bağlı olur ancak ben Chelsea'nin işi o duruma getirmeden gereken puanları alıp rahat rahat liderliği alacağını düşünüyorum. Bu akşam Bordeaux'ya yenilmeyeceklerini tahmin ediyorum.

Group BPldPts
INT48
ANO45
PAN44
BRM43

Bu sene çaylakların iyi işler çıkardıklarını vurgulamıştık, belki de en göz alıcı olanı B grubunda. Anorthosis Famagusta 4 maç sonunda topladığı 5 puanla grupta ikinci sırada. Puansız ayrıldıkları tek maç Inter deplasmanı. Bu akşam oldukça kritik bir maça çıkıyorlar. Eğer içerde oynayacakları Werder Bremen maçını da kazanmayı başarırlarsa çok büyük bir ihtimalle Şampiyonlar Liginde üst tura çıkmayı garantileyecekler. Beraberlik de çok kötü bir skor sayılmaz onlar için, eğer Bremen maçından beraberlikle ayrılırlarsa Pana deplasmanında beraberlik yeterli olacak. Bu hesapları bozabilecek tek durum Pana'nın Inter'i deplasmanda yenmesi olur ki bu da gerçekten düşük bir ihtimal. Tek yapmamaları gereken Bremen'e yenilmek, eğer yenilirlerse gruptan çıkabilecek durumdayken son sırada bulabilirler kendilerini.

Bremen ve Pana'nın durumu ise daha çok Anorthosis maçlarında belli olacak. Inter'in şu durumda iki takıma da şans tanıyacağını sanmıyorum, en azından 3 puan vermeyecektir. Pana son maçı içerde Anorthosis'le oynamasına güveniyor daha çok, Bremen ise bu akşam kader maçına çıkacak. İki takım da kazanmak zorunda üst tur için, beraberlikler Anorthosis'ten yana. Bu nedenle dizginlerin Rum ekibinde olduğunu söyleyebiliriz şimdiden. Inter ise gruptan rahatlıkla lider çıkacaktır, bu akşam işini bitirir diye tahmin ediyorum.

Group CPldPts
BAR410
SCP49
SHA43
BSL41

C grubu ise neredeyse tamamen çözülmüş durumda, bu akşamki maçlar sonucunda iyice netleşecek tablo. Şampiyonlar Liginde devam edecek ekipler belli olmuş durumda zaten, Barcelona ve Sporting Lizbon. Shaktar'ın Lizbon'a iki maçta da mağlup olması grubun kaderini beklenenden erken çizdi. Barcelona'yla Lizbon liderlik için, Shaktar'la Basel ise üçüncülük için mücadele veriyorlar. Barcelona puan olarak önde olmasının avantajının yanı sıra oldukça formda gidiyor Lizbon'a. Bu akşam galip gelip İspanya'ya lider dönerlerse kimse şaşırmayacaktır eminim.

Shaktar ise üçüncülük için avantajlı olan taraf. Bu akşam kendi sahalarında Basel'le oynayacaklar, kazanırlarsa işi bitiriyorlar. Beraberlik durumunda ise iş son maçlara kalıyor, o da Shaktar'ın pek arzu edeceği bir ihtimal değildir sanıyorum. Basel evinde Lizbon'u ağırlarken onlar Nou Camp'ta oynuyor olacaklar. Basel'in kazanma ihtimali onları oldukça tedirgin edecektir. Eğer Basel Shaktar'ı yenebilirse avantaj tamamen Basel'in eline geçiyor. Bu akşamki maç büyük anlamda bu sorunun da cevabını verecek.

Group DPldPts
ATL48
LIV48
MAR43
PSV43

C grubuna benzer bir tablo da D grubunda var ama burda çizgiler C grubu kadar keskin değil. Atletico Madrid ile Liverpool liderlik, Marsilya ile PSV ise üçüncülük mücadelesi içinde. Alttakilerin üst tarafı zorlama ihtimali hala var ama Atletico ve Liverpool puan dahi vermedi bu iki takıma şimdiye kadar.

Ancak bu grubu diğerlerinden farklı kılan yakın puanlardan çok fikstürü olsa gerek. Çekişmeye giren takımların birbirleriyle maçı bulunmuyor, ikili averajlar bu yüzden oldukça önemli. Atletico ve Liverpool'un ikili averajları da eşit olduğundan bu iki ekip arasında müthiş bir averaj savaşı yaşanacak liderlik için. Bu da Marsilya ve PSV için pek iyi haber sayılmaz. Marsilya ise evindeki 3-0'lık net PSV galibiyetinin getirdiği ikili averaj üstünlüğüne sahip. İki maçtan da puansız ayrılsalar dahi 3 puanla UEFA vizesi alabilme ihtimalleri var ki pek de küçümsenecek bir ihtimal değil bu.

Bu akşam Atletico PSV'yle, Liverpool Marsilya'yla içerde oynuyor. Ev sahiplerinin avantajını tekrar vurgulamaya gerek yok. Bu grubun kaderi son ana kadar belli olmayacak, kesin olan tek şey bu. Günün programı ise şöyle;

26 KASIM ÇARŞAMBA
21.45 - Bordeaux - Chelsea
21.45 - CFR Cluj - Roma
21.45 - Inter - Panathinaikos
21.45 - Anorthosis - Werder Bremen (Rustavi 2)
21.45 - FC Shakhtar Donetsk - Basel
21.45 - Sporting - Barcelona (Arryadia 2)
21.45 - Atletico Madrid - PSV
21.45 - Liverpool - Marsilya

Aalborg'dan Son Darbe! : İskoçlar İçin Oyun Bitti...

Dünkü ve ondan önceki bazı yazılarımda inceden inceye Aalborg'u desteklediğimi belli etmiştim, onlar da üzerlerine düşeni layıkıyla yaptılar. Hem Şampiyonlar Ligi'nde tanınmayan bir takımın başarılı olması hem de işin içinde birebir rakimiz olan İskoçya'nın son temsilcisi Celtic'in olması onların kazanmasını istemem için yeterli sebep oluşturuyordu. Skora ilk baktığımda Celtic'in 1-0 önde olması ümidimi kırmıştı aslında. ancak maç sonu geldiğinde skor tabelasındaki skor 2-1 ev sahibi lehine olacaktı. Avrupa deneyimi sınırlı olan bu Danimarka takımı Celtic gibi bir devden geriye düştüğü iki maçta 4 puan çıkararak Avrupa'da Şubat ayını görmeyi şimdiden garantiledi. Takdir etmek gerekli.

Aalborg'un üstünden Kuzey futboluna, 3 senelik Royal Lig deneyimine uzanan bir yazı yazmak güzel olurdu ama henüz onun sırası gelmedi, sözüm olsun. Daha çok Celtic'in doğal olarak İskoçya'nın nasıl bu hale düştüğünü sorgulamak lazım. Ülke sıralamasında ilk 10'a oynayan bir ülkenin koskoca sezonu 1.375 gibi komik bir puanla tamamlaması pek sıradan bir durum olmasa gerek. Geçen sene hemen hemen aynı takımlar 10.250 gibi kalburüstü bir puan toplamayı başarmıştı. İskoçya'da bu ani düşüşle ilgili birçok neden bulunabilir belki ama somut nedenler resmi doğru okumaya ne kadar yeterli olur, orası şüpheli.

Celtic'ten önce Glasgow Rangers'tan başlamak gerek açıkçası. Geçen sene Avrupa kupalarının en fazla maç yapan ekibi olmuştu UEFA finalisti Glasgow Rangers. Ancak geçen sene atlanmaması gereken bir detay vardı o Avrupa macerasında. Şampiyonlar Ligi 2. ön eleme turunda bu senenin dikkat çeken ekiplerinden olan Slovak temsilcisi Zilina'ya elenmekten bir penaltı atışı uzaktalardı. Seri penaltı atışlarını kazanarak zar zor devam edebildikleri Avrupa yolculuğunda Şampiyonlar Ligi aktarmasıyla Manchester'a yürümesini bilmişlerdi. Bu sene de aynı senaryoyu bekliyorlardı belki de ama papaz-pilav denklemi istemedikleri yönde gelişti bu sene. Slovak temsilcisi Zilina'nın kıyısına gelip yapamadığını Litvanya ekibi Kaunas yaptı, İskoçya devini adaya geri yollamasını bildi. Yalnız işin ironik yönü Kaunas'ın bir sonraki eleme turunda Aalborg'a elenecek olması, o turu geçen Aalborg'un diğer İskoç devi Celtic'in başına bela olacak olmasıydı.

Daha geçen sene Şampiyonlar Ligi kuralarına 2. torba takımı süksesiyle giren Celtic gediklisi olduğu ligde henüz galibiyet yüzü görmeden grup sonunculuğuna demir atmış durumda. Bence Glasgow'un diğer ekibinden daha şaşırtıcı olan Celtic'in düştüğü bu durum. Bu sezon bir maçlarını seyretmişliğim olmadığından "Celtic çift forvet oynamalı abijim, hocada iş yok" bile diyecek bilgi birikimim yok onlarla ilgili. Ancak kağıt üstünde sahip oldukları kadro daha iyisini yapabilecek durumdayken 2 puanla evlerine dönüyor olmalarını garipsediğimi eklemek gerek.

İskoçya'nın iki lokomotif takımı devre dışıyken diğerlerinden ekstra katkı gerekliydi kabul edilebilir bir puanla tamamlayabilmek için ancak Quenn of the South ve Motherwell ekstra katkıyı bırakın, puan bile alamadılar. İkisi de UEFA Kupası ön elemelerini geçmeyi başaramadılar. İskoçya'ya düşen ise toplamda 5,5/4'ten 1.375 puan oldu.

Çok da şikayetçi sayılmayız bu durumdan tabi, İskoçya'nın doğrudan rakibimiz olduğunu düşünürsek. Daha şimdiden bu ve önümüzdeki sezonlar için +3 puanlık bir fark oluşturmuş durumdayız İskoçya'yla. Galatasaray Avrupadaki formunu sürdürürse bu farkı 5 puan barajına yaklaştırmamamız için hiçbir sebep yok...

Şampiyonlar Liginde Hesap-Kitap Zamanı

Şampiyonlar Ligi grup bölümünde son iki maç haftasına girdik, artık hesap-kitap zamanı. Herkes bir üst tura nasıl çıkarım, Avrupada yola nasıl devam ederim derdinde. Belki de Şampiyonlar Liginin en kritik ve en eğlenceli dönemi, özellikle bu tip hesaplara meraklıysanız. Bu akşam 4 grupta 8 maç oynanacak bildiğiniz gibi. Bu 4 gruptaki durumu inceleyelim hep beraber.

Group EPldPts
MU48
VIL48
CEL42
AAB42

E Grubunda üst tura çıkan takımlar hemen hemen belli, Manchester United ve Villareal. Bu durumu bozabilecek küçük ihtimaller hala söz konusu ancak İspanya'dan çıkacak bir beraberlik iki takımı bir üst tura taşımaya yetiyor. Zaten tek başına alınacak bir mağlubiyet de yeterli değil. Eğer Villareal Manu'ya mağlup olursa Celtic'in hem Aalborg'u hem de 6. maçta Villareal'i mağlup etmesi gerek. Manu'nun saf dışı kalma için ise İspanya'dan puansız dönüp Old Trafford'da Aalborg'a 4 farklı bir yenilgi gerekiyor.

Bu gurubun esas çekişmeli tarafı Aalborg'la Celtic arasındaki 3. sırayı alma savaşı. İki takım da ilk 4 maçtan 2şer beraberlik çıkardılar ve averajla sıralanıyorlar. Glasgow'da oynanan ilk maçın 0-0 bittiğini de düşünürsek bu akşamki maç grubun kaderini çizecek birnevi. Galip gelen taraf son haftaya girilirken puan farkını üçe çıkarmanın yanında ikili averajda da üstünlüğü ele geçireceği için diğer takımın ümitlerini tamamen bitirmiş olacak. Beraberlik durumunda ikili averaj ve puanlar eşit olduğundan son haftaki sonuçlar hayati bir önem kazancak. Bu durumda Celtic'in bir adım önde olduğunu söyleyebiliriz çünkü hem rakibinden genel averaj olarak üstün, hem de kendi sahasında Villareal ile oynuyor. Old Trafford'da Manchester United karşısına çıkacak olan Aalborg'un dizginleri ele alabilmesi için kendi sahasındaki maçtan mutlak galibiyet çıkarması gerek. İskoç temsilcisi Celtic'in elenmesinin işimize geleceğini düşünürsek Aalborg'un galibiyeti bizim adımıza da iyi bir sonuç olur aynı zamanda.

Group FPldPts
LYO48
BAY48
FIO43
STE41

F Grubunda Lyon ve Bayern ilk iki sıra için avantajlı konumdalar ancak Fiorentina'nın hala bir şansı var. Bu akşam oynanacak Fiorentina-Lyon maçı grubun kaderi için en önemli maç niteliğinde. Eğer Fiorentina kendi sahasında Lyon'u mağlup etmeyi başarırsa aradaki puan farkına ikiye indirmiş olacak. Ayrıca Fransa'daki maç 1-1 bittiği için ikili averajda da üstünlük İtalyan ekibinde olacak. Eğer bu gerçekleşirse son hafta Bayern Münih'i evinde ağarlayacak Lyon'u zor durumda bırakabilir çünkü Fiorentina'nın Romanya'dan çıkaracağı bir galibiyeti karşılamak için Bayern beraberliği bile yeterli olmayacak. Lyon'un amacı da bu hesaplara hiç girmeden İtalya'dan çıkaracağı bir puanla 2. tur biletini cebine koyup son hafta Bayern'e karşı liderlik maçına çıkmak. Bayern ise Lyon'a göre daha avantajlı çünkü Fiorentina'ya karşı ikili averajda üstünler ve bu akşam Steaua Bükreş'le Allianz Arena'da oynuyorlar. Bu akşam tur biletini almaları çok zor olmasa gerek.

Steaua Bükreş ise bütün ümidini Lyon'un İtalya'dan puan çıkarmasına bağlamış durumda. Eğer İtalya'dan ev sahibi lehine bir sonuç çıkmazsa Bükreş'te Fiorentina'ya karşı final maçı oynayacaklar. Bu yüzden Bayern'le oynayacakları maçın sonucundan çok diğer maçın sonucuyla ilgileneceklerdir. Eğer zoru başarır, Bayern'den deplasmanda üç puan koparabilirlerse ne ala, o zaman son maçtan alacakları beraberlik bile yeterli olabilir onlar için.

Group GPldPts
ARS48
POR46
DYN45
FEN42

Fenerbahçe'nin de içinde bulunduğu G grubu ise hem UEFA mücadelesi açısından hem üst tur hesapları açısından en karışık grup. Son sırada bulunan Fenerbahçe'nin bile 2. tur için şansı bulunuyor. Arsenal iki maçtan da mağlubiyet almadığı sürece gruptan çıkacağı için diğerlerine göre avantajlı olduğu aşikar. Geri kalanlar takımlar arasında hem puan avantajıyla hem de fikstür avantajıyla ön plana çıkan ekip Porto. Fenerbahçe'ye karşı mağlup olmamaları yolu yarılamalarını sağlayacaktır ancak bu onların gruptan çıkmaları için şart değil. Fenerbahçe'ye mağlup olsalar bile Arsenal'in üst turu garantilediği haberi Porto'nun fikstür avantajını ortaya çıkarıyor çünkü Arsenal'in son maçı Portekiz'de. Kiev-Fenerbahçe maçından bir galip çıkmaması durumunda 7 puanla bile üst tura çıkabilirler.

Kiev ise daha çok içerdeki Fenerbahçe maçına güveniyor. İngiltere'de beraberlik için oynayıp Fenerbahçe'nin kazanmasını isteyeceklerdir muhtemelen çünkü bu onları Porto'yla aynı puana getirecek ve ikili averaj sebebiyle Porto'nun üstüne çıkmaları anlamına gelecek. Son haftada Porto gruptan çıkmayı ve liderliği garantilememiş bir Arsenal'le oynarken onlar içerde Fenerbahçe'yle mücadele ediyor olacak. Porto'ya karşı önemli bir avantaj bu. Ancak bu planın Kiev açısından riski Fenerbahçe'ye de gruptan çıkma şansı veriyor olması. Fenerbahçe'yle final maçına çıkmak isterler mi, bilemem.

Fenerbahçe'nin yapması gereken hesap kitapla uğraşmadan önündeki maçları kazanmaya çalışmak olmalı. Porto'ya karşı içerde alınacak galibiyet hiçbir şey için yeterli olmayacak, her şartta Kiev'de kazanmak zorunda olacak Fenerbahçe. Saraçoğlu'ndaki Kiev beraberliğini göz önüne alırsak beraberlik ikili averajı Fenerbahçe lehine işletmeye yetmiyor. Kiev'in genel averajının 0, Fenerbahçe'nin -5 olduğunu da düşününce alınacak 4 puan bile Fenerbahçe'yi 6 puanla grup sonuncusu yapabilir. Porto maçı Fenerbahçe'nin son maçta UEFA Kupası için mi yoksa Şampiyonlar Ligi için mi final oynayacağını belirleyecek. Tabi Porto'ya karşı alınacak mağlubiyetin yanında Kiev de İngiltere'den puan çıkarırsa bu Fenerbahçe için şimdiden veda demek olacak. Fenerbahçe'nin işi çok zor ama ümitler henüz tükenmiş değil.

Group HPldPts
JUV410
RM46
ZNT44
BAT42

H grubunda üst tura en yakın ekip Juventus, Real Madrid'e karşı alınan iki galibiyet onları oldukça rahatlattı. Bu akşam Zenit'e karşı turu garantilemek için oynayacaklar ancak Juventus için olmazsa olmaz denilebilecek bir karşılaşma değil bu. Son hafta Della Alpi'de Borisov'a karşı alacakları galibiyet onlara sadece turu değil liderliği de garantilemek için fazlasıyla yeterli. Bu yüzden hesap yaparken Juventus'u bir kenara koymak gerek.

Real Madrid ise bugün Borisov'u yenip Juventus'un Rusya'dan puanla dönmesini bekleyecek tur vizesi için. Son haftaki Zenit maçının formalite maçı olması bu sıkıntılı dönemlerinde işlerine gelecektir. Açıkçası Zenit'in zorlu fikstürüne bakınca Juventus ve Real Madrid'in ilk iki sırayı alıp Şampiyonlar Liginde devam etmelerini engelleyecek bir sonucun çıkması oldukça uzak gözüküyor. Zenit, Juventus'u içerde, Real Madrid'i dışarda mağlup edemezse yoluna UEFA'dan devam edecek gibi. Borisov ise puan alamaz denilen Şampiyonlar Ligi'nden iki beraberlik çıkarmayı başardı ama daha fazlası için mucizeden fazlası gerek. Real Madrid ya da Juventus'u yenip Zenit'in iki maçı da kaybetmelerini beklemeleri gerekecek ki bu Zenit'in üst tur ihtimalinden bile düşük bana göre. Belarus ekibi treni kendi sahasında Zenit'e 2-0 mağlup olunca kaçırmıştı zaten. Gecenin programı ise şöyle;

25 KASIM SALI

21.45 - Villarreal - Manchester United
21.45 - AaB - Celtic
21.45 - Bayern Münih - Steaua Bükreş
21.45 - Fiorentina - Olympique Lyon
21.45 - Fenerbahçe - Porto (ANS TV)
21.45 - Arsenal - FC Dinamo Kiev (Rustavi 2)
19.30 - Zenit - Juventus
21.45 - BATE - Real Madrid (Arryadia 2)

Geçen Haftadan Futbol Manzaraları

Dinamo Stadyumu 3 yıl sürecek yenilemeden önceki son maçına ev sahipliği yaparken...
Pele attığı 1000.golün 39. yılı anısına aldığı ödülle poz verirken...
Columbus Crew'lu MLS Şampiyonluğunu kutlarken...
Manchester City'li Sturridge 3-0'lık mağlubiyet sebebiyle üzgün olan Van Persie'yi teselli ederken...
Eski Trabzonsporlu Milan Stepanov Fenerbahçe'yle çıkacakları zorlu Şampiyonlar Ligi maçına hazırlanırken...

Stadyum Raporu #1: Rize Stadyumu

Euro 2016-20 adaylığı kapsamında yapılan projelerden farklı olarak sessiz sedasız yapımına devam eden bir stadyum var. Kapasite belki ilk bakışta düşük geliyor (15.558) ama Rize şehri için küçük ve mütevazı olan bu stad oldukça uygun ve yeterli. Bir şehirde üstü kapalı, koltukları yeni, girişi, çıkışı belli bir stadyum yapılabilmesi için illa büyük bir futbol şehri olmak gerekmez.

15.197 seyirci , 277 vip ,84 basın ,15 loca, 3 canlı yayın ve 12 özel bölümü olan Rize Stadyumunun toplam otopark kapasitesi 568 araç. Atletizm pisti de olmayacak eski usül, sadece futbol amaçlı kullanılacak. Stadyumun finansmanını diğer Anadolu stadyumlarınd olduğu gibi belediyeler değil Rizeli iş adamları üstlenmiş durumda. Üstünün kapalı olacağını zaten birçoğunuz biliyor ve görüyorsunuz. Stadyumun yanına da kapalı spor salonu yapma niyeti varmış Rizeli iş adamlarının, inşallah o proje de gerçekleşir.

Kaba inşaat tamamlanmak üzere ancak kış şartlarında çatının montajı, çim sahanın uygun hale getirilmesi ve diğer ufak detaylar düşünüldüğünde ben açılışın bahara kadar sarkabileceğini düşünüyorum. İnşaattan son fotoğraflar ise aşağıda, Aslantepe.biz'den Sinan arkadaşımıza teşekkürler fotoğraflar için...

Superleague Formula'nın İlk Sezonu

Superleauge Formula'da 6 yarışlık ilk sezon İspanya'daki yarışla sona erdi. Galatasaray takımı yarış kazanmaya ilk defa bu kadar yakınken yine bir teknik aksaklık sebebiyle 4.lüğe kadar gerilemiş. Aslında çok da önemli değil dereceler...

Organizasyon için hala test sürüşleri bunlar. Formula gibi karışık, kompleks bir organizasyonun ha deyince kusursuz bir şekilde düzenlenmesini beklemek zaten akıl dışı olurdu. En az iki-üç sezon daha araçların ve teknik ekiplerin oturmasını, organizasyonun genel eksiklerinin giderilmesiyle geçecektir diye tahmin ediyorum. İşin zevkli ve prestijli kısmı esas ondan sonra başlayacaktır.

İlk sezonun şampiyonu Çin takımı Beijing Guoan takımı oldu. İlk yarışları takip edenler için pek sürpriz bir sonuç olmadı bu. Teknik ekibiyle, aracıyla ve özellikle sürücüsüyle diğer takımlardan bariz bir şekilde ayrılıyorlardı. Davide Rigon gerçekten yetenekli bir sürücü. Daha prestijli organizasyonlarda boy göstermesi sürpriz olmaz. Galatasaray'ın genel sıralamada 8. olduğunu da ekleyip sezon sıralamasını verelim.

POS

No

SF RACING TEAM

TOTAL

1 12 Beijing Guoan 413
2 5 PSV Eindhoven 337
3 3 AC Milan 335
4 21 Liverpool FC 325
5 22 AS Roma 307
6 8 RSC Anderlecht 303
7 16 FC Porto 277
8 4 Galatasaray SK 277
9 14 Corinthians 264
10 18 Sevilla FC 262
11 19 Tottenham Hotspur 257
12 6 Al-Ain 244
13 17 Rangers FC 227
14 11 BVB Borussia Dortmund 218
15 10 FC Basel 205
16 7 Flamengo 189
17 9 Olympiacos 161
18 15 Atlético de Madrid 132

Denizli 4-3 Bursa | İzlenilesi Maç...

45 dakika, 7 gol, 2 geri dönüş, 1 kazanan! Golsüz, kısır bir haftada izlenilesi tek maçtı belki de Denizlispor-Bursaspor maçı ama maalesef bu ligin adı Süper Lig. Ayda 40 ytl ödediğimiz bu ligde istediğimiz maçı seyretme gibi bir şansımız yok. 4 spiker ve 4 takım arasında dönüp duran kısır bir döngü bu.

Bu müthiş maçın özensizce kesilmiş 3 dakikası dışında seyretmemiz mümkün değil. Onun için de gece yarısına kadar beklemek gerek. Bu ülkede üç büyük takım dışında takımın neden taraftarı yok, neden stadlar boş demeyi biliyorlar beyzadeler ama insanın izleyemediği, takip edemediği bir takımı tutma şansının ne olduğunu sorgulayan yok. Anadoludaki insanlar üç büyük takımı destekleyince bir de şehirlerinde linç ediliyorlar, vay sen nasıl şehrinin dışında bir takımı desteklersin diye. Adam şehrinin takımını takip edebiliyor mu, onu da soran yok.

Ne teknik analiz, ne hakem entrikaları. İşte Türkiye Liginin özeti tam olarak budur...

Emmanuel Chriqui

Bu kadar berbat bir futbol günü sonrası kafaları dağıtmak gerek. Repleri unutmayalım beyler!

Dizi Dünyasından Kısa Kısa

CNBC-E'de yayınlananlar ağırlıklı olmak üzere takip ettiğim diziler hakkında ara ara tanıtımlar yayınlıyorum bildiğiniz gibi. Bu tanıtımlarım sürecek, bunun yanı sıra ara ara dizilerden haberleri derleyip blogda yayınlamaya çalışacağım. İlk derlemeyle karşınızdayım.

*The IT Crowd dün gece itibarıyla geri döndü. Bilgi işlemde çalışan iki kafadar aracılığıyla aslında bilgisayarla fazlasıyla haşır neşir olan insanların başına gelen trajikomik olayları oldukça iyi yansıtan, türünün en iyi örneklerinden biri olan IT Crowd 3. sezonunu açtı. İlk iki sezonu 6şar bölüm olarak yayınlanan dizinin fanları bu sezonu biraz daha uzun bekliyordu ama malesef bu sezon da 6 bölüm olacak.

*7. sezonunu yaşayan efsane komedi Scrubs'ın 8.sezonunun da yapılacağı kesinleşti. Daha önce başrol oyuncusu Zach Braff tarafından 7. sezonun artık dizinin finali olacağı açıklanmıştı ancak yeni gelen haberler aksini gösterir nitelikte. NBC ile sözleşmesi sona eren dizinin 8. sezon için ABC ile anlaştığı kesinleşti.

*Bu iki güzel haberden sonra berbat bir haberimiz var maalesef. Daha dün tanıtımını yayınladığım Pushing Daisies kanalı ABC tarafından iptal edilme kararıyla karşı karşıya kaldı. Dizinin yapımcısı Bryan Fuller dizinin bu sezon çekilen bölümleriyle tamamlanacağını ancak diziyle ilgili bir film çekmeyi düşündüklerini açıkladı.

*South Park'ın yaratıcısı Trey Parker LA Times'a yaptığı açıklamada efsane animasyon dizi Southpark'ı bir filmle bitirme fikrine sıcak baktıklarını açıkladı. Yakın gelecekte diziyi bitirme planları olmadığını vurgulayarak tabi...

*Son olarak bir magazin haberiyle bitirelim. Entourage dizisinde Turtle karakteriyle tanıdığımız Jerry Ferreira dizide rolü gereği Jamie-Lynn Sigler'la beraber son iki bölümdür. Yalnız işin ilginç yanı bu ikilinin gerçek hayatta da beraber olması. Entourage gerçekten Hollywood dünyasıyla iç içe bir dizi olduğunu bizlere tekrar göstermiş oluyor böylece. Dizi içinde daha önce Seth Green, Mandy Moore, Melinda Clarke, Jamie Pressly gibi birçok ünlü yazar ve oyuncu gerçek kimlikleriyle boy göstermişlerdi.

Golsüz Ankara Deplasmanları

Türk futbolseverleri için kayıp bir 180 dakika. Kalitesiz, kısır bir mücadele, pozisyonsuz, golsüz bir 180 dakika. Maçları seyretmeyenler hiçbir şey kaçırmadılar, hatta kıymetli bir 3 saat kazandıklarını söyleyebiliriz.

Fenerbahçe'nin hücum hattı, Galatasaray'ın orta sahası oyunda yeterince etkin değil. İki takım da oyunu diğer yarı sahaya yıkmakta zorlanıyor. Galatasaray yetenekli oyuncuları sayesinde nispeten daha fazla pozisyon yakaladıysa da bunun organize, temeli olan akınlardan gerçekleştiğini söylemek mümkün değil.

Fizikli ve dirençli her takım bu iki takımdan sahasında en az 1 puan alır, son vuruşlarda becerikli olursa 3 puanı zorlar. Özellikle Ankaraspor oldukça iyi bir takım kurmuş, oyun içi alternatifleri oldukça fazla. Özer Hurmacı gibi takımın ofansif organizasyonlarını yöneten oyuncusu cezalı olduğu halde. Theo Weeks gerçekten üstüne konuşulması gereken bir oyuncu, kim bulup getirdiyse tebrik etmek lazım.

Söylenecek fazla da bir şey kalmamış gözüküyor. Galatasaray için bu sistemin deplasmanlarda işlemediği o kadar net ki. Ayhan Akman ve Fernando Meira teorideki iyi birlikteliklerini güç ve agresiflik olarak sahaya yansıtmaktan çok uzaktalar. Galatasaray Mehmet Topal ve Barış Özbek'in kesinlikle içinde olduğu bir sistem geliştirmek zorunda. Kim yedek kalır, kim dışarda kalır o önemli değil ama bu oyuncuların enerjisi olmazsa Galatasaray edilgen bir takım olmaktan kurtulamaz.

Beşiktaş ve Trabzonspor'un şampiyonluk şansını ciddi biçimde artmış durumda. Son 15 yılı domine eden Galatasaray ve Fenerbahçe'nin ters ayakta yakalandığı bu sezon iki takım içinde büyük şans...

Futbol Blog 6. Bölüm

Futbol Blog'un 6. bölümünü rüzgarın şiddetli muhalefetine rağmen takip etmeyi başardım. Eskilerden tanıtılan blog Lambuja, yeni bloglardan ise Mutlak Gol oldu. Alper abinin blogunun tanıtılacağını az çok bekliyorduk zaten. Mutlak Gol'deki futbol oyuncakları serisi ilgimi daha önce çekmişti, Ali Okancı da özellikle vurguladı bu konuyu.

En iyi 5 yazıda Noat Samisa'nın Arsenal analizi, Dutchman'in Tribün Aşkları yazısı, Ceza Sahası'ndan Fatih Tekke yazısı, Di Massimo Talento'dan Tony Schumacher ve Battison olayının hiakyesi ve Neretva'nın Akademi Lig incelemesiydi. Özellikle Neretva'nın yazısı üstünde duruldu. Benim de yakından ilgilendiğim bir konu, Neretva oldukça bilgilendirici bir yazı yazmış bizler için.
Kısa pas bölümünde ise Karşıyakalı Özgür Soylu arkadaşımızın hepimizi üzen vefatına değinildi ilk. Biz de tekrardan arkadaşımıza Allah'tan rahmet, ailesine ve dostlarına baş sağlığı dileyelim.

Diğer konular ise Wimbledon psikologunun takımı ilginç ve değişik bir yolla motive etme çabası ve Freestyle Football 2008 Şampiyonu Sean Garnier'di. Anket bölümünde de AcetoBlog'da da geçen İtalya Derbisi meselesi ve Türkiye'de maçların gündüz oynanması önerisiydi. Bunun avantajlarından söz edildi.

Sean Garnier'in videosu aşağıda, izlemek isteyenler için;

Rodrigo Tabata ve Arkadaşları || Japon-Brezilyalı Futbolcular

Brezilyalı tekniği, Japon sevimliliği. Rodrigo Tabata'nın bu kadar kısa sürede dikkat çekmesini bu dört kelimenin içinde yatıyor. Bu ilginç kültürü ve bu kültürün futbol sahalarına yansımasına kısa da olsa blogda değinmek gerek.

Japonya dışında yaşayan en büyük Japon topluluğu Brezilya'da yaşamakta ve sayıları bugün itibarıyla 1.5 milyona ulaşmış durumda. Bu da zamanla iki ülke arasında ortak bir kültürel bağ oluşması anlamına geliyor. Bu kültürün başlangıcı geçen yüzyılın başlarına dayanmakta. 1850'lerden sonra köleliğin yasaklanmasıyla beraber Brezilya'nın kahve yetiştirmek için yeni iş gücüne ihtiyaç duyuyor. İlk önce bunu Avrupa'dan temin etmek isteyen Brezilya çoğu İtalyan olmak üzere birçok İtalyan göçmeni ülkeye getiriyor. Ancak kötü koşullar ve düşük maaş sebebiyle bir süre sonra İtalyanlar durumdan memnun olmuyor ve ülkeyi terk etmeye başlıyorlar. İş gücü konusunda tekrar sıkıntılar ortaya çıkınca Brezilya bu sefer Asya'ya yöneliyor ve istihdam konusunda sıkıntı yaşayan Japonya'yla 1908'de ilk göçmenlik anlaşmasını imzalıyor. Arjantin-İtalya arasındaki ilişkiye benzer bir durum var anlayacağınız.

Ülke olarak Japon-Brezilyalı oyuncuları ilk kez Rodrigo Tabata'nın Santos'tan Gaziantepspor'a transferiyle farkettik dersek yanlış olmaz. İlk maçında Fenerbahçe'ye attığı golle dikkatleri üzerine çekmesini bilen Tabata diğer maçlardaki iyi oyunuyla da takdir toplamaya devam ediyor. Gaziantepspor'un tüm maçlarında 90 dakika forma giydi ve lig 4, kupada 1 olmak üzere 5 gol kaydetti. "X her takımda rahat oynar" cümlesinin bu sezonki temsilcisi oldu bile şimdiden.

Brezilya dünyanın en çok futbolcu ihraç eden ülkesi. Böyle bir durum olunca eli, ayağı düzgün diğer oyuncular gibi Japon-Brezilyalılar da şanslarını diğer ülkelerde deniyorlar doğal olarak. Herkesin tahmin ettiği gibi bu oyuncuların adresi futbolcularına hatrı sayılır maaşlar verebilen, kültür olarak en yakın oldukları bölge olan Uzakdoğu geliyor.

Japonya'da bu ülkerin başını çekiyor tabi. 1981 Sao Paulo doğumlu Marcus Tulio Tanaka bu oyuncuların en tanınır olanı. 2006 yılından beri Japonya milli takımı formasını da giyen Tanaka o günden bu yana 16 kere milli olup 3 gol atmış. Asıl bölgesi stoper ama teknik kapasitesi yeterli olduğu için orta sahada da oynayabiliyormuş gerektiğinde. Japonya Ligi takımlarından Urawa Red Diamonds'da oynuyor. Japonya'dan tanıdığım ender kulüplerden biri Urawa. 2007 yılında 46000 ortalamayla ligin seyirci ortalaması rekorunun da sahibi onlarmış zaten.

Bu konu aklıma geldiğinde Tabata'ya benzer oyuncu olarak düşündüğüm ilk isim 2006 Dünya Kupasından hatırlayacağımız Alex'ti. Ancak Alex sandığım gibi Japon-Brezilyalı bir oyuncu değil, kendisi saf bir Brezilyalı. Esas adı Alessandro Dos Santos olan Alex lise öğrencisiyken geldiği Japonya'da 82 kez milli takım formasını giymiş. Ufak bir Avrupa macerası da var Alex'in, 2006 Ocak ayında geldiği Salzburg'da sezon sonuna kadar kiralık olarak forma giymiş.

Değinmek istediğim son bir oyuncu daha var, o da Paulo Nagamura. 1983 doğumlu Nagamura diğerlerinden farklı olarak Uzakdoğu yerine Kuzey Amerika'yı tercih etmiş. Chivas USA'de forma giyiyor şu an. Arsenal altyapısından yetişen Nagamura 2005 yılında Galaxy'yle sözleşme imzalamış. MLS hakları 2006'da yapılan expansion draft'la beraber Toronto FC'ye geçen Nagamura daha sonra Chivas'a takas edilmiş. Amerika'daki Japon nüfusun da bu kulüplerin Nagamura'yı tercih edişinde pay sahibidir muhtemelen.

Bu oyunculardan başka örnekler de var tabii ki ancak günümüz futbolunda aktif olarak forma giyen en önemli Japon-Brezilyalı oyuncular bunlar. Tabata'nın Gaziantep'teki başarılı performansı belki Tulio, Nagamura gibi oyuncuların ülkemize transferine kapı açabilir, neden olmasın?

Pushing Daisies

Pushing Daisies hakkında ufak bir yazı çiziktirmiştim ASY.net forumunda, sıfırdan bir şeyler yazmak yerine birkaç eklemeyle bloga da taşımak daha doğru olacak gibi.

İnsanın içini ısıtan, garip bir aşk masalı bu Pushing Daisies. Masal dediysem mecazi anlamda değil, gerçekten dizideki görüntüler bir masalı andırıyor, bir de anlatıcısı var.

Hikayemizin ana karakteri Ned. Turtacılık yapan Ned'in inanılmaz bir özelliği var. Ölü herhangi bir canlıya dokunduğu zaman yaşama dönüyor. İkinci defa dokunduğunda ise bir daha canlanmamak üzere ölüyor. Yalnız bu işin bir kuralı var, canlandırdığın kişiye 1 dakika içinde dokunmazsa onun yerine çevreden onun dengi herhangi canlı ölüyor. Hayvansa hayvan, bitkiyse bitki, insansa insan.

Neyse efenim, uzatmayayım bu eleman çocukluk aşkının bir cinayete kurban gittiğini görünce onu kimin öldürdüğünü öğrenebilmek için dokunuyor ama canlanınca dokunmaya kıyamıyor ve olaylar gelişiyor.

Birbirine dokunaması yasak olan iki saf aşığın hikayesi Pushing Daisies. Cnbc-e'nin diziyi Beatles'ın unutulmaz parçası "I want to hold your hand"le tanıtması beni diziyi izlemeye itti resmen. Parça da çok güzeldir bu arada, yeri gelmişken onu da tavsiye etmiş olalım.

Dizinin promosu bu, dizinin konseptini genel olarak özetliyor. Bazıları sinir bozucu bulsa da benim hoşuma gidiyor bu dizi. Biraz yufka yürekli iseniz Pushing Daisies sizi bir şekilde yakalamasını biliyor.

Başrollerdeki Lee Pace ve Anna Friel kadar yan karakterleri de başarılı bir performans çıkarıyor dizide. Özellikle turtacının bu özelliğinden faydalanıp, cinayet meselelerini kolay yoldan çözen, huysuz dedektif Emerson Cod'ı oynayan Chi McBride dizinin komedi unsurunu sırtlayan adam. Aslında Chi McBride'ı komedi dalında görmek garip gelebilir ilk anda, onu Boston Public'teki sert müdür Steven Harper olarak hatırlayanlar için. Olive karakteriyle karşımıza çıkan Kristin Chenoweth bu rolüyle 2008 Emmy ödüllerinde en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü için aday gösterildi. Lee Pace'in de en iyi erkek oyuncu dalında aday olduğunu ama ikisinin de ödülü alamadığını eklemek lazım.

Amerika'da 2. sezon 6. bölüm yayınlanmış durumda. Türkiye'de ise 2. sezon henüz başlamadı yanılmıyorsam. Dizi hakkında genel bir fikir oluşmuştur kafanızda, tercih tabii ki sizlerin. İyi seyirler...

Kayıp Aranıyor! || Giovani Dos Santos - Sarper Kıskaç - Soren Larsen

Olumlu ya da olumsuz olarak dikkat çeken oyunculara değiniyoruz blogda ama bu oyuncular kadar bir de haber alınamayan, "nereye kayboldu bu adam?" dedirtenler oluyor. Onları es geçmek olmazdı.

Giovani Dos Santos şüphesiz bu üç oyuncu içinde en büyük potansiyele ve tanınırlığa sahip olanı. Barcelona altyapısından çıkan Lionel Messi'nin Avrupa futboluna damga vurmaya başlamasıyla beraber onun bir alt jenerasyonunun temsilcisi Giovani'den beklentiler artmıştı. Barcelona'da genç yaşında iyi süreler aldı ancak kısa bir dönem haricinde gerçek anlamda Barcelona hücum rotasyonuna girmeyi başaramadı. Barcelona da Frank Rijkaard döneminin bitmesiyle birlikte ona yol verme kararı aldı. Aslına futbolseverlerin birçoğunda olduğu gibi bende de şaşkınlık yaratmıştı bu karar, hem Giovani'nin gelişime müsait olması, hem de bonservis bedeli olarak piyasanın oldukça altına bir bedele gönderilmesi nedeniyle.

Juande Ramos'la yeniden yapılanma arzusundaki Tottenham da İspanya kaynaklı bu fırsatı kaçırmadı. 6 milyon euro gibi EPL şartlarında sudan ucuz denebilecek bir bonservisle 18 yaşındaki bu yeteneği kadrolarına katmış oldular. Hızlı bir oyuncu olması sebebiyle EPL'ye uyum sorunu yaşamayacağı düşünülüyordu ama Tottenham ve Juande Ramos'un fırtınalı seyri ona pek yaramadı. Şimdiye kadar sadece iki lig maçında ilk 11'de çıkmayı başarabilen Giovani'nin tamamlayabildiği bir 90 dakika yok. 6 maçta toplam 236 dakika süre alabilen Giovani henüz gol ya da asist bakımından takımına katkı sağlayabilmiş değil.

Ne zaman çıkış yapacak, bilinmez ama kısa vadede bunun gerçekleşmeyeceği kesin gibi. Harry Redknapp Giovani'nin sağ bileğindeki sakatlığın ne olduğunu anlayabilmek için bir tetkik ameliyatı geçireceğini açıklamıştı geçenlerde. Ameliyatın sonucu ne oldu bilmiyorum ama bilek problemi pek iç açıcı bir problem değil. Harry Redknapp'ın gelmesiyle kazanmaya başlayan takımdaki yerini güçlendiremezse Giovani'nin işi zor. Ancak tüm bunlara rağmen piyasası hala iyi durumda Gio'nun. Chelsea'nin Ocak ayında bir girişimde bulunabileceği haberleri de dolanıyor Ada semalarında, doğruluğu tartışılır olsa da.

Sarper Kıskaç ise kendini unutturan bir diğer genç yetenek. Ankaragücü altyapısındayken U17 milli takımında forma giymesiyle ufak da olsa ismine bir aşinalığımız vardı, gerçek anlamda onu tanımamız Türkiye için sıradışı bir transfere imza atmasıyla gerçekleşti. Ankaragücü'nde forma şansı bulmayı beklemeden Standard Liege'in teklifini kabul ederek Türkiye doğumlu genç oyunculardan pek beklenmeyecek türde bir transferin tarafı oldu Sarper. 1990 doğumlu, gelecek vaadeden bir stoper olması da onu Türkiye içinde farklı kılan özelliklerdendi. Ancak öyle bir hava yaratıldı ki sanki Standard Liege'e gidip banko oynayacak.

Alakası olmadığı zamanla ortaya çıktı. Sarper bırakın maç kadrosuna girmeyi, A takım kadrosunda bile yer almıyor henüz. Standard Liege'in yedek takımıyla antremanlara çıkıyor. Zaten Standard Liege bu kadar iyi bir defans kurgusuna sahipken değişik bir futbol kültüründen gelmiş 90 doğumlu bir defans oyuncusuna hemen rotasyonda şans vermesi abes olurdu.

Dante- Onyewu- Camozatto ve Sarr gibi sağlam bir dörtlüye sahip Standard Liege. Toy zamanlarında Galatasaray'ın futbolcu değirmeninden geçmiş olan Sarr kendini oldukça geliştirmiş görünüyor. Onyewu da benim beğendiğim stoperlerden biri olmuştur her zaman. Bu oyuncuların 24-26 yaş aralığında olması da savunmadaki devamlılık açısından çok şey katıyor Belçika takımına. İzleme fırsatı bulduğum deplasmanda Liverpool'a 119 dakika azap çektirdikleri maçta çok iyilerdi. Bu performanslarını daha sonra Everton ve Sevilla gibi Avrupa'nın kalburüstü takımlarına karşı da ispatladılar zaten. Takdir edilesi bir takım olmuştur Standard Liege her zaman, saygı duyuyoruz.

Kapanışı biraz da hayal kırıklığı olarak nitelendirebileceğim Soren Larsen'le yapalım. Avrupa'nın en gözde forvetlerinden biri olan Johan Elmander'in 12.6 milyon euro'ya Bolton Wanderers'a geçmesiyle birlikte Toulouse'un transfer listesine girdi Larsen. Elmander'den müthiş bir kar sağlayan Touluse'un kuzey kökenli bir forvette karar kılması çok da sürpriz sayılmazdı aslında. Schalke'nin de onu satmayı planlaması da transferi kolaylaştıran bir diğer unsur oldu ve Larsen 3 milyon euro gibi kabul edilebilir bir bonservis bedeliyle Toulouse'a geçti.

Galatasaray'ın forvet arayışları sırasında aklımın bir köşesinde yer eden isimlerden biriydi Larsen. Özellikle Hakan Şükür'ün ayrılmasıyla beraber onun yaptığı işleri yapabilecek, hava hakimiyetiyle rakipleri zorlayıp arkadaki üçlüye koridor açabilecek bir oyuncu olarak düşünmüştüm onu, maliyetinin uygunluğu da cabası. Ancak Larsen Toulouse'da beklenilen performansı gösterebilmiş değil. Henüz golü yok Ligue 1'de. İlk 11'de çıkabildiği ilk ve tek maç 1 Kasım'daki Caen maçı olmuş, o günden beri forma yüzü de görebilmiş değil. Sakatlığı olduğuna dair herhangi bir habere rastlamadım ama kesin konuşmamak lazım tabi.

Larsen bekleneni veremezken Toulouse'da ön plana çıkan oyuncu 2007 yılında Lorient'den gelen Andre-Pierre Gignac oldu. Geçen sene forma şansı bulduğu 28 lig maçında sadece 2 gol atabilen Gignac bu sene 14 lig maçında şimdiden 8 golü bulmuş durumda. Larsen için pek iyi bir gelişme olmasa gerek. Bu arada ilginç bir anektod daha vereyim, Elmander'in de sadece 1 golü var Bolton'da. Kuzeylilere pek yaramadı bu transferler anlaşılan...

Ari Gold

-We take it back when I say, okay? Dana gordon owes me.
-You really think she's gonna let you replace the director?
-After what I did for her, she would let us double penetrate her if I asked her.

Büyük adamsın Ari Gold...

Sol Kanadın Efendileri: Arda Turan & Harry Kewell

Harry Kewell Galatasaray'a transfer olduğundan beri kafaları kurcalayan soru belli, sol kanatta kim oynamalı? Galatasaray'ın bu iki oyuncudan alınabilecek en iyi verimi alabilmesi için nasıl bir taktik düzende oynaması gerekli? Başta Galatasaraylılar olmak üzere birçok futbolsever bu konu üstüne kafa yoruyordur eminim. Bizim de birkaç kelam etme zamanımız geldi sanıyorum.

İlk olarak şunu belirtmek gerek. İkisi de sol kanat oyuncusu olmasına rağmen farklı tipte ve meziyette oyuncular. Arda Turan oyunun içinde daha çok var olan, gerektiğinde top alıp veren, iki ayağını da kullanırken repertuarındaki hareketleri yaparken zorlanmayan, içe katetmeyi seven bir oyuncu. Harry Kewell ise Arda'ya göre daha hızlı oynayan, yeteneklerini oyun bilgisiyle birleştirip doğru ve efektif kararlarıyla maça etki edebilen ancak bunları daha çok kendi bölgesinde yapabilen bir oyuncu. Bunu göz önüne aldığımızda sol tarafta oynaması gereken kişinin Harry Kewell olması gerektiği çıkıyor mantıken. Sormamız gereken soru Kewell mı daha iyi oyuncu yoksa Arda Turan mı değil, ikisini de verimli olarak oyunun içinde tutabilecek formül nedir, bunda yoğunlaşmak gerek.

-----Harry Kewell---Casio Lincoln---Arda Turan----

-----------Ayhan Akman---Mehmet Topal----------

Teori Harry Kewell sol tarafta oynamalı diyor ama bu durum uygulamaya geçtiğinde ön görülemeyen birkaç komplikasyon ortaya çıkmıştı. Bunlardan en önemlisi Arda'nın bu durumu kişisel olarak yorumlayıp pasif-agresif bir tavır almasıydı. Sol kanada olan alışkanlığını bırakıp yeniden başlamak istemedi belki de. Bunda sağ tarafta denendiği dönemde Euro 2008'in de etkisiyle formsuz ve kuvvetsiz olmasının da payı olduğunu yadsıyamayız ama Arda Turan'ın kapasitesini, yeteneklerini ve oyunculuk geçmişini az çok bilenler onun kendini yeterince zorladığına inanmamıştır sanıyorum.

Ancak Arda'nın oyun içindeki tavrıyla belli ettiği kararı hem takımın bugünkü durumu için hem de kendi geleceği için yanlış karardı bana kalırsa. Sağ kanatta da oynasa zaten kendi repertuarından taviz vermek zorunda değildi Arda hatta kendisini geliştirebilmesi için önemli de bir fırsat olabilirdi. Arda Turan altyapıda forma giydiği dönemde sağ kanatta zaman zaman görev almıştı. Hatta Manisaspor'da sağ bek oynamışlığı bile var. Bu deneyimlerin onun çok yönlü bir oyuncu olmasına katkıları olduğu inkar edilemez.

Aslında çok farklı bir şey yapmasına da gerek yok. İsviçre maçında takımı ayağa kaldırışında sol çizgiye çakılı bir oyun izlememiştik Arda Turan'dan. Hatta oyunu sağ tarafa yakınlaşarak yönetmeye başlaması onu ön plana çıkaran en önemli faktördü. İsviçre maçı göz önünde olduğu için verdiğim bir örnek, aslında Galatasaray'daki etkili performanslarının çoğu oyunu domine etmeye başlamasında oyunun her bölgesinde etkili olduğu dönemlerde gelmişti. Bunu sağ kanatta başlayarak da yapabilecek bir oyuncu Arda. İlerde Premier Lig'e gittiği zaman bunun faydalarını görebilirdi. İki kanatta da etkili oynayan yüksek teknik kapasiteli bir oyuncu etiketi çok daha üst düzey yerlere taşıyabilirdi. Değişik bölgelerde oynayabilen rol oyuncularına her zaman ihtiyaç duyulur, bu sadece defansif açıdan geçerli bir kavram değil.

İkinci bir alternatif ise Harry Kewell'ı ikinci forvet gibi değerlendirip Arda'nın bölgesinde tutmak olabilirdi ama Lincoln'ün olağanüstü formu bu alternatifi görmezden gelmemize sebep oluyor. Kewell da sağ tarafta ne kadar büyük çaba gösterirse göstersin oyundaki etkinliğinde düşüş yaşıyor, bu da bir gerçek olarak önümüzde. Orta sahanın yumuşaklığını da göz önünde bulundurunca her maç Kewell'ı 60'tan sonra oyundan almak yerine ikinci yarı kullanmak da bir çözüm alternatifi olarak düşünülebilir.

----Arda Turan------Lincoln------Barış Özbek-----

--------Ayhan Akman----Mehmet Topal-----------

Harry Kewell gibi bir oyuncuyu yedek bırakmak ne kadar akılcı, ondan emin değilim ama edilgen orta saha düzenine çare olmak için top kapma konusunda daha etkin bir oyuncu da mantıklı geliyor kulağa. Göbekteki oyuncuları doğru seçmek bu sorunun en önemli ayağı aslında ama Mehmet Topal, Barış Özbek ve Tobias Linderoth hazır olarak dönmedikçe bu konuda bir adım atmak teknik direktör Michael Skibbe için de zor olsa gerek.

Çok uzadı yazı, sıkıcı da olmak istemediğimden şimdilik burda bitirmek istiyorum. Nasıl olsa her maç yazısında ucundan kıyısından değinmekteyim bu konuya. Devamı bir sonraki maç analizine diyelim...