2010'un En Çok Okunanları

1- Bursa'nın Yeni Stadyumu: Timsah Arena
Bursasporlular yeni statlarını dört gözle bekliyor sanırım. En çok okunan blog yazısının bu olmasını beklemezdim açıkçası.

2- Yoldaki Orta Saha: Musa Çağıran
Geçen sezonun devre arasında geleceği kesinleşince bir Musa Çağıran serisi hazırlamıştık. O serinin en çok okunan yazısı. Bu devre arasında da kiralık olarak nereye gideceğini konuşacağız galiba.

3- Cevad Prekazi & Galatasaray
Prekazi, Jovanovic, Galatasaray üçgeninde geçenlerin etik boyutuyla ilgili bir yazıydı. Bu da yılın ilgi görenlerinden.

4- 2010 Dünya Kupası & Excel Fikstürü
5- Jaja Coelho & Trabzonspor
6- Galatasaray'ın En İyi 5 Devre Arası Transferi
7- Çağlar Birinci vs Galatasaray Altyapısı
8- Kelepir Yıldız Adayları: Muhammet Demir & Orhan Gülle
9- Serdar Eylik Fenerbahçe'de (!)
10- Lorik Cana & Galatasaray

Mansiyon Ödülü: Galatasaray Kulübesi
Bu fotoğraf epey ilgi görse de ilk 10'da yer alamadı ama herkesin gönlünü fethettiğine şüphe yok!

Fikir, Twitter ve Blog aleminden tanıdığımız Ata İsmet Özçelik'e ait, ben de yıla böyle veda edeyim dedim. Yeni yılda daha aktif bir blog dileyip tükkanı kapatalım...

Ne Şiddet, Ne Linç. Sadece Herkese Eşit Adalet!

Yazılış sürecine katkıda bulunamasam da benim de gönül ve fikir bağlılığım olan bir grup bağımsız Galatasaray taraftarının ortak emekle oluşturduğu bir fikir metnidir. Benim de kafamda toparlamaya çalışıp yeterli mesai ayıramadığım yazıyı iyi bir şekilde detaylandırmışlar. Çeşitli blog, forum ve sözlüklerde yayınlandı ama görmeyenlerin okumasını tavsiye ederim...

NE ŞİDDET, NE LİNÇ, SADECE HERKESE EŞİT ADALET!


Galatasaraylılardan spor kamuoyuna bir çağrı:


26 Aralık 2010 tarihinde Florya Metin Oktay tesislerinde oynanan U17 Galatasaray-Fenerbahçe maçının devre arasında yaşanan nahoş olaylar kamuoyunu üzmüş ve korkutmuştur. Profesyonel sporun eşiğinde bulunan çocuk yaştaki gençlerin her ne sebeple olursa olsun şiddete maruz kalmalarının mazur görülecek hiç bir yanı yoktur.

Kınama, üzüntüleri dile getirme, ihmalden dolayı özür dileme ile sınırlı tepkilerin ve ilgili federasyonlar tarafından kulüplere yönelik verilen muhtelif cezaların bugüne kadar şiddetle mücadeleye dişe dokunur bir katkısı olmadığı aşikardır. Bu boşluğu doldurma iddiasıyla hazırlanan Sporda Şiddetle Mücadele Yasa Tasarısı'nın ana amacı da şiddeti tetikleyen, körükleyen, şiddet olaylarının önüne geçilemez düzeyde kitleselleşmesine yol açan bütün unsurların bilaistisna tespiti, cezalandırılması ve spor müsabakalarının dışına atılmasıdır.

Dehşet ve ibretle izlemekteyiz ki, 26 Aralık 2010 tarihinden bugüne kadar Galatasaray - Fenerbahçe U17 maçında çıkan olaylarla ilgili süreç, gerek medya gerekse her iki kulübün yöneticileri tarafından, öngörülebilecek en vahim şekilde ele alınmaktadır.

Yazılı ve görsel medyaya yansıyan ve kamuoyuna sunulan bilgi ve yorumlar, olayı aydınlatma ve benzer olayların tekerrürüne mani olma isteğinden çok, insanların özel hayatlarını ve bilgilerini deşifre etmeye varan bir dezenformasyon bombardımanı şeklinde sürdürülmektedir. Öncelikle bütün bu süreçte yayınlanan görüntüler eksiktir. Kamuoyuna sunulan bilgiler, olayların tamamının sağlıklı ve rasyonel algılanmasını sağlamaktan uzaktır. Bu şekliyle de kolayca saha içinde kalması sağlanabilecek bir tartışmanın, seyircilerin müdahil olduğu bir şiddet eylemine dönüşmesine nelerin yol açtığı gündem dışı bırakılmaktadır.

Üstüne üstlük bu eksik ve yanıltıcı teşhis, giderek, insanların özel hayatını görsel ve sesli ifşa eden gerçek ve tüzel kişiler hakkında çeşitli hapis ve para cezası öngörmekte olan TCK'nun 134. maddesi hilafına açıkça suç unsuru içeren bir linç kampanyasına dönüşmüştür.

Pazar gününden beri FBTV'den aldığı görüntülerle eksik ve yanlı haber yapan NTV ve NTVSpor kanalı ile, saat başı olayla ilgili gözaltına alınan kişilerin isimlerini ve ne iş yaptıklarını ifşa eden FBTV yasayı alenen ihlal etmektedirler. Bu yayınlar, sosyal paylaşım alanlarında ve taraftar sitelerinde çeşitli kullanıcı isimleriyle tehdit girişimlerine de yol açmaktadır.

Uygulanan şiddet ve yapılan hataların karşılıklı olduğu açıktır. Adalet eşit dağıtılmalıdır. Bir şiddet olayından ders çıkartmak, gerçeklikten kopmak ve yargı sürecine girmiş olan failleri, yasaları hiçe sayarak bir linç kampanyasının hedefi haline getirmek değildir. Tam aksine, adaletin bu suretle eksik tecellisi, yasal sorumluların görevlerinin gereğini yerine getirmemeleri ve linç kültürü vicdanlarda daha vahim yaraların açılmasına neden olur.

Bu çerçevede:

1 - 26 Aralık 2010 tarihinde Florya Metin Oktay tesislerinde oynanan U17 Galatasaray-Fenerbahçe maçı devre arasında yaşanan olayların seyirciyi de kapsayacak şekilde büyümesinde ağır sorumluluğu bulunan ve görgü tanıklarınca biri Fenerbahçe takımı görevlisi, digeri üzerinde kahverengi deri mont olan en az iki kişinin soruşturma kapsamına alınması en azından hukuki bir zorunluluktur. Ayrıca, bu insanların yayınlanan görüntülerde de Galatasaraylı oyuncuları yumrukladıkları net olarak görülmektedir.

2 - Sorumsuz ve medya etiğine uymayan yayınları yapan kanallar ile sosyal paylaşım alanlarında gözaltına alınan kişileri ve ailelerini tehdit edenlerin internet üzerinden işlenen suçlar kapsamında, haklarında gerekli işlemlerin yapılması; ayrıca bu tür yayınların "Devam eden bir dava ile ilgili" olmaları hasebiyle acilen durdurulması hukuk ve adalet adına diğer bir sorumluluktur.

Bütün bu fotoğrafta, asıl ibret verici olan, Galatasaray ve Fenerbahçe yönetimlerinin sergiledikleri tutumdur.

TFF'nin ifadesiyle, Sporda Şiddet Yasası ve bu yasa çerçevesinde beklenen tavır değişiklikleri içinde en önemlisi, kulüp yöneticilerinin kendi kulüplerinin en önemli çıkarının şiddetin önlenmesi olduğunda birleşmeleridir.

26 Aralık 2010 U17 maçı sonrası Fenerbahçe yönetiminin tutumu hiç de şaşırtıcı değildir. Gerek kendi televizyon kanalları, gerekse medya uzantıları vasıtasıyla süratle bir mağdur/saldırgan temeli oluşturulmuş, yukarıda belirtilen yasadışılığa aldırılmaksızın bu temelde bir kampanya açılmış durumdadır. Böylesi sağlam bir kurguyu bu kadar hızlı sahneye koyanlardan, olayların başlamasına yol açan oyuncularını ve görevlilerini sportif olarak cezalandırma yoluna gitmelerini ve kendi müdahale alanları dahilindeki diğer tahrikçileri yargı sürecine katmalarını beklemek büyük saflık olacaktır.

Şaşırtıcı olan, görünürde şiddetle mücadele uğruna kendi kulüplerinin mağduriyetine aldırmayan Galatasaray Spor Kulübü yöneticilerinin tutumudur.

Tavırları şiddetle mücadelenin ruhuna uygun görünmekle birlikte, olayların bütünüyle aydınlatılmasına; eksik görüntü ve tanıklıkların yargıya iletilmesine; halen yargıya intikal etmiş olanlar dışında başka sorumluların da yargılanmasına katkıda bulunmamak, fiilen şiddete çanak tutmaktır.

GSK Yönetim Kurulu olaylar karşısındaki mevcut duruşuyla, son derece geniş bir taraftar kitlesi tarafından "kritik bir olayda rakip takımın üzüntüsünü paylaşan akl-ı selim yöneticiler" olarak değil, Fenerbahçe Spor Kulübü'nün geçmiş pek çok olayda olduğu gibi bu olayda da kendisine çıkar sağlamaya çalışan geleneksel politikalarının destekçileri olarak algılanacaktır.

26 Aralık 2010 tarihinden bugüne kadar yaşanan süreç, bugüne kadarki şekliyle tüm spor kamuoyuna Sporda Şiddet Yasası'nın ne kadar elzem olduğunu değil, hangi düzeyde tedbir ve müeyyide içerirse içersin hiç bir yasanın, uygulamada adalet hiçe sayıldığı, günlük çıkar ve düşmanlıklar alenen körüklenmeye devam edildiği müddetçe hiç bir faydası olamayacağını ispat etmektedir.

Spor müsabakalarında şiddeti bitirmek için adil uygulamaların yeni yasal düzenlemelerden daha önemli olduğunun bilinciyle, 26 Aralık 2010 tarihinde yarım kalan Galatasaray - Fenerbahçe arasındaki maç dahil olmak üzere geçmiş bütün spor müsabakalarında vuku bulmuş şiddetin her türlüsünü bütün kalbimizle bir kez daha kınıyoruz.

GALATASARAYLILAR

23

 Michael Jordan'ın forma numarası değil bu 23. Galatasaray'ın Spor Toto Süper Lig'de 17 hafta sonunda topladığı puan. Şöyle diyelim. Galatasaray her iki maçından birini kazansaydı bugün daha fazla puana sahip olacaktı. Bırakın şampiyonluğu, oynadığı maçların yarısını kazanamayan bir takıma dönüştü, dönüştürüldü Galatasaray ve bu artık sinir bozucu boyutlarda.

Yönetimin mevcut durumda rasyonel bir tavır alacak pozisyonu yok. Zaten nispeten iyi geçen bir dönemde dahi beklenilen farkla seçim kazanamayan Adnan Polat ve ekibi, o günden beri her şey ters yüz giderken, iktidarını koruma derdindedir şu an. "Futbol dışında her şey iyi gidiyor canıım" söylemi de tamamen karizmasını, gücünü korumaya yönelik bir savunma mekanizmasıdır. Bu pozisyonu bırakıp rasyonel bir tavır sergileme şansı olduğuna ben inanmıyorum. Muhalefetin son dönemde meşrulaşan ancak aslında işi boş olan baskısı buna müsade etmeyecektir.

Bu sebeple gidişatı değiştirebilecek tek isim her türlü yetkiyle donatılmış, transferde karar verici olan bir Hagi'dir ki onun geldiği günden bu yana iyi bir sınav verdiğini söylemek zor. Aslında Hagi'nin ne yapmaya çalıştığını büyük ölçüde anlıyorum. Mevcut iskeleti motive edip kısa vadede onlarla iş görmek istemesi oldukça realist bir yaklaşım fakat doğru olanın bu olmadığı daha ilk günden belliydi. Burada olduğu gibi ilk basın toplantısına gitme şansım olmuştu ve ona direkt olarak "Takımı bugüne kadar izliyor muydunuz, özellikle son birkaç ayı" mealine gelen bir soru sormuştum. Cevap olarak "Takımı tanımaya çalışıp devre arasında neler yapabileceğimize bakacağız" demesi bugüne kadar neden mevcut iskelette ısrar ettiğinin de cevabıdır benim gözümde.

Hagi'den yerli hoca etkisi bekledik lakin o saha içi sorunlara sandığımız kadar hakim değildi. Aslına bakarsak olmak zorunda da değildir ama bunun sıradan bir düşüş olmadığını, motivasyonla aşılamayacak düzeyde bir kadro planlama problemi olduğunu görmesi gerekliydi. En azından şu devreyi daha da rencide olmadan bitirmiş olmak önümüze bakmamızı kolaylaştırabilir. Son maçta Anıl'ın çıkıp gol atması, Hakan Balta'nın orta üçlüde (bence) mevcut alternatiflere göre daha iyi iş görmesi gibi detaylar daha geniş çaplı bir operasyonun önünü açacaktır. Uzun yıllardır yapılamayan yerli kadrosunu yenileme fikrinin uygulamaya koymak bence en kritik bölüm olacak. Yabancı gönderip yabancı almanın bu takımın mevcut durumunu düzeltmeye yetmeyeceği defalarca görülmüştür. 10'dan en büyük beklentim de bu...

Konya'daki Anıl Dilaver

Galatasaray'ın ilk 11'leri açıklandığında en büyük sürpriz olarak Anıl Dilaver öne çıksa da birçok kişi kadrodan pek de memnun değildi. Gökhan Zan'ın oynaması (ki bence bugün iyiydi), Serdar Özkan, Neill'ın sağ bekte olması gibi birçok etken öne çıkıyordu ama her zaman savunduğum bir şey var. Bir takımın belli bir kadroyla kötü gittiği açıkken her türlü yeni alternatife açık olmak gerekir. Galatasaray bu dinamizmi kaybetmiş, belli başlı formayı tapulamış oyuncularla yenilmeye mahkum bir oyuncu topluluğuna teslim olmuştu. Başta Anıl olmak üzere yeni seçeneklerin olması en azından bir ihtimali barındırıyordu bir yerlerde...

Maçı çok analize değer bulmuyorum, özellikle ilk yarıda derli toplu bir oyun ortaya konsa da pozisyon denilebilecek bir organizasyon üretemeyen bu takımın çapı belli. Çok yeni şeyler beklememek lazım ancak yeni oyunculara bakmak gerekiyordu ki kariyerindeki ilk lig maçına çıkan 20 yaşındaki Anıl'ın golü bu açıdan güzeldi. Ona ayrı bir gözle bakmayıp heyecanlanmayan Galatasaraylı oldğunu sanmıyorum. Adı Anıl diye ya da genç diye değil bu. Bir yenilikti bu maçta Anıl Dilaver ve bu kadar kötü giden saha içinde herhangi bir yenilik şans bulmayı hak ediyor.

Anıl'ın herhalde 10'a yakın A2 maçını canlı izlemişimdir yakın dönemde, fırsat oldukça GS TV'den de izlemeye çalışıyorum. Benim için üst düzey maçlarda performansı düşen ve 9 numarada zorlanan bir oyuncu olmuştur her zaman. Çalışkanlığıyla, temel yeterlilikleriyle bir yere gelebilir diye düşünsem de burasının Galatasaray olması zor. Hâlâ aynı görüşteyim lakin sahadaki Galatasaray bu kadar kötüyken Anıl gibi en az 3-4 A2 takım oyuncusunun rotasyonu delmesi de fazlasıyla normal.

İlk yarıdaki net pozisyonda pas tercihi yanlış olabilir ama stoperlerin arasında kaybolmasıydı mühim olan. Hagi'nin bu durumu görüp Kewell'ı göbeğe çekerek onu forvetin kenarlarına atması Anıl'ın topla daha verimli buluşmasına imkan tanıdı ve kısa süre içinde bir güzel pas, bir de golle süsledi bu performansını. Yani demarke forvet olarak iş yapabilirliği olduğunu bizlere gösterdi. Anıl Galatasaray'da kalıcı olur, olamaz o ayrı konu ama bu takımda çıktığı her maç sadece Anıl'ın değil, Galatasaray'ın da kazancıdır.

Altyapıdan çıkan oyuncuları Rıdvan Dilmen tabiriyle "Bir Arda Turan değil" diyerek kenara atmadan çeşitli dönemlerde faydalanıp değerlendirmek gerekiyor. Anıl da en azından uzun süredir atıl kalan altyapının üstyapıyla bağ kurmasını sağlayacak bir gol attı. En azından buna vesile olur diye ümit ediyorum. Benim için Konyaspor karşısında alınan üç puandan ziyade bu önemli...

Son Barikat Beşiktaş: Dinamo Kiev / Aris-Manchester City

Siyah-beyazlı taraftarların kullandığı slogan ve pankartlardan biridir 'Son Barikat' fakat Türkiye'nin Avrupa'daki konumuyla da birebir örtüşüyor. Bursaspor'dan mucize beklerken standart bir 3-4 puan dahi alamamışken, Galatasaray ve Fenerbahçe'nin ayıbını bir miktar da olsa temizleyebilecek tek takım olarak Beşiktaş kaldı ve şubat ayından itibaren geçilecek bir tur, görülecek bir çeyrek/yarı final, beş yıl boyunca Türkiye'nin sırtında taşıyacağı bu kamburu bir nebze hafifletebilir.

Son 32 kuraları her zaman risklidir ve geçen sene de sıkça söylediğim gibi bence seribaşı/seribaşı olmayan farkının en aza indirgendiği kura çekimi bu. Bir kere havuz geniş ve homojen sayılmaz. Şampiyonlar Ligi'nden gelenlerin ikiye ayrılması dahi işleri karıştırıyor. Galatasaray, geçen yıl grup lideri olup Atletico Madrid'i seçmişti misal. O gün herkes çok heveslense de gayet kötü bir kura olduğu aslında açıktı. İşte bu yıl Beşiktaş'ın en azından ilk turda şansı yaver gitti.

Dinamo Kiev, biraz da şans eseri bir-iki maçını göz ucuyla da olsa takip edebildiğim bir ekip. Avrupa'da en sevdiğim ekiplerden biri olan BATE'nin grubunda lider olsalar da bunu BATE deplasmanından galibiyetle dönmeye borçlular. Yoksa grup içinden kolayca sıyrılmış bir ekip değiller. Hemen hemen aynı ayarda bir grupta (bence daha zorlu) yer alan Beşiktaş ise Porto'nun hükmettiği maçlar haricinde "Avrupa kupası maçları" stiline yatkınlığını ortaya koydu. Süper Lig temposundan farklı oynanan bu maçlarda bence Schuster'in Beşiktaş'ı iş görecektir. Dinamo Kiev'in daha üstün olmadığını net olarak söyleyebiliriz. Bence siyah-beyazlıların bu turu geçme şansı Kiev'den yüksek. Yine de Dinamo Kiev geleneğinin Türkiye'den tur alma tecrübesinin olduğunu kendime muhalefet şerhi olarak düşüyorum.

Öbür taraftan Manchester City'nin geliyor olması ise kuranın kötü yanı. Bence kupanın dört-beş favorisinden biridir City. Şimdiden mart ayında oynanma ihtimali olan bir eşleşme üzerine konuşmak yersiz olsa da benim tercih edeceğim bir eşleşme olmazdı Aris-Manchester City.

"Son Barikat Beşiktaş" dedik, altını dolduralım. Blogda en kısa sürede Türkiye'nin UEFA sıralamasındaki yeri ve gelecek sezonlar için muhtemel senaryolar, Beşiktaş'ın ve Bursaspor'un takım puanı incelemeleri yer bulacak...

Neurosport & Gazoz Ligi

Tam saha, 11'e 11 maç yapma zevkini, mevkii bilincini ilk olarak iki-üç sene önce tatmış, futbol konuşmakla top tepmek arasında dağlar kadar fark olduğunu ilk o zaman anlamıştım. Şimdilerde benzer bir deneyimi Bağış Erten önderliğinde organize edilen Gazoz Ligi'nde tecrübe ediyorum. Saha içindeki rolüm çok matah bir şey olmasa da NTV Spor ve Eurosport Türkiye'de iş yapan/yapmış arkadaşlarla birlikte oluşturduğumuz Neurosport takımıyla her hafta maç yapıyoruz ki sadece maçı izlemek, topa dokunmak bile bana farklı bir şeyler katıyor, en azından saha içiyle empatimi güçlendiriyor.

Takımda kimler var derseniz kadro geniş: Yücel Tuğan, Emre Özcan, Gürcan Ulusoy, Emre Alayoğlu, Onur Erdem, Mustafa Özdemir, İsmail Şenol, Onur Salman, Alican Keser, Uygar Karaca, Armağan Ükünç, Koray Gök, Soner Öztürk, Gürsoy Ercan, Barış Gerçeker, Ozancan Sülüm, Sencer Yücel, Emek Ege... (Atladığım muhakkak vardır, kusura bakmayın) Teknik ekipte de Caner Eler ile Erman Yaşar var. Blog, Twitter aleminden pek çok tanıdık ismin bir araya getirdiği bu takımla Beşiktaş'ın Fulya Tesisleri'nde salı/çarşamba maç yapıyoruz. Maçı izlemek, iki lafın belini kırmak isteyen olursa kulübede bekliyor olacağım.

Son olarak bize bir jest yaparak formalarımızdan tozluklarımıza kadar ekipmanımızı herhangi bir karşılık beklemeden hazırlayan Nike Türkiye'ye de teşekkürlerimi sunarım. Oynasak da oynamasak da kendi adının yazılı olduğu bir forması olması hoş bir his. 19 numaralı formamla emeği geçen herkesi selamlıyorum.

Gazoz Ligi dedik, merak eden olursa hangi takımların ligde yer aldığını, kimlerin oynadığını takip edebileceğiniz bir blog da mevcut. Dünya Kupası esnasında Avrupa'yı gezip bloga leziz yazılar bırakan sevgili dostum Mustafa Özdemir'in ilgilendiği blogun linki de şuradadır efendim.

Beşiktaş'ın Şampiyonluk Hamlesi: Portekizliler

Beşiktaş'ın devre arası transfer dönemleri her zaman hareketli geçer, şampiyonluğu getirecek hamle yapılmaya çalışılır. Schalke'den Fabian Ernst'in alınması bunu sağlamıştı misal, bir önceki sezon da Filip Holosko'yla denenmişti benzer bir yol. Bu kez Beşiktaş yönetimi iyiden iyiye kafayı çizip Guti, Quaresma, biraz da Iverson transferinin getirdiği süksenin de getirisiyle devre arasını bir şenliğe çevirmek istiyorlar. Peki hamleler ne kadar yerinde ve belki de en az bunun kadar önemlisi, kimler gidecek?

Ernst, Necip, Aurelio üçlüsünden seçim yaparak orta sahayı kuran Schuster, bu ikiliyi tamamlamak için Guti'yi daha derine atmamak adına daha net bir orta ikili talep etmiş olabilir. Fernandes de en azından yeteneği, çabukluğu ve şutlarıyla Ernst'te bulunan "hücumda yetkin orta saha" modeline yakın bir oyuncu fakat bana kalırsa bu üç oyuncu arasında katkısı en şüpheli olan aynı zamanda... Daha 24 yaşında yeteneği değil, sakatlıkları sebebiyle Everton, Valencia gibi oyuncu parlatmakta uzman kulüplerde tutunamayan bir oyuncuya zaten şüpheyle yaklaşmak gerekli. Aradığı çıkışı Beşiktaş'ta da bulabilir elbette ama hedeflediği şampiyonluğun uzağına düşmüş bir Beşiktaş'ın böyle yüklü bir devre arası yatırımını yaslayacağı oyuncu olamayabilir Fernandes. En azından sezon sonu hamlesi yapabilmek için kiralama yoluna gidilebilir. Bence oyuncudan ziyade transferin yapılış şekli daha önemli.

Hugo Almeida, aslında blogu ihmal etmesem ele alacağım oyunculardan biriydi zira takımıyla sözleşme yenilemeyeceği açık olup transfer opsiyonlarını elinde tutan oyuncugillerden biridir kendisi. Afellay, Barcelona'ya geçti misal, Pienaar'ın da devre arasında İtalya'ya geçebileceği konuşuluyor. Almeida da Portekiz'den, İspanya'dan talipleri çıkabilecek bir oyuncuydu. Bu kadar formdayken Bobo dışında skor üretemeyen Beşiktaş forvet hattına ilaç olabilir. Ortalaması olan, iyi bir merkez forvet. Fiziği Türkiye'deki sertliği kaldırabilir, Bobo'yla beraber kullanılabilir. Daha doğrusu Bobo sonrası döneme de yatırım olarak görülebilir. Eğer oyuncu ikna edilir ve uçuk bir fatura çıkmazsa devre arası transfer döneminde kotarılabilecek en başarılı transferlerden olur.


Simao ise yıllardır İspanya'da seyrettiğimiz, klasik 7 numaralardan biri. Sevmeyeni de çoktur aslında ama ben her daim bizim ligde iş yapacak türden bir adam olduğunu düşünmüşümdür. Sağlam duran top kullanır, orta keser, formda olduğu zaman maç alır. Geçen yıl Galatasaray'ın da epey canını yakmıştı Reyes'le birlikte. Hoş, Beşiktaş yönetimi muhtemelen Almeida'yla birlikte ona "Portekiz Milli Takımı'nda oynuyor, Quaresma'ya da arkadaşlık ederler" gibi bir mantıkla yaklaşıyordur lakin nereden bakılırsa bakılsın, zaten para harcanacaksa Quaresma-Guti-Simao, önlerinde Almeida gibi bir hücum hattı bu ligde kurmak iyi iştir. İştir diyorum çünkü ortalama 8-9'luk hücum hattının arkasını yerli kontenjanından kelli 5'lik adamlarla doldurmanın şampiyonluk yolunda çözüm olmadığını geçen yıl Bursaspor, bu yıl da Trabzonspor gösteriyor. Kağıt üstünde güzel olabilir ama arkasını da doldurmak gerekli.

Bu oyuncuların gelişi kadar kimlerin gideceği de önemli ki anlaşıldığı kadarıyla Ersan'ı merkezde banko düşünüp Zapo'ya ya da Ferrari'ye yol verilecek o noktada. Hücum hattında da Holosko-Tabata ikilisinden birine bilet kesilebilir, en kötü kiralanabilir. Bir başka kurban adayı Michael Fink gibi duruyor ki bu boşa çıkacak oyuncular Türkiye Ligi'nde kalırsa başta Bursaspor ve Kayserispor olmak üzere birçok ekibin gözdesi olur. Zapo-Fink ikilisi sezon başında boşa çıksa şu anda muhtemelen yeşil-beyazlı formayı giyiyor olacaklardı zaten. Tüm bu transferleri Beşiktaş'ı şampiyonluk yarışın sokabilir mi? İşte en büyük soru işareti o ama zor diyorum. Trabzonspor'u herkesin bir-iki adım önüne yazarsak form durumuna göre 2-4 arasında tutunacak bir ekip olacaktır Beşiktaş. Gerisi için transferlerin kesinleşmesini ve ikinci yarıyı beklemek gerek...

Fenerbahçe'nin Küçük Golcüsü: Beykan Şimşek

İşim gereği A2 Ligi'ni yakından takip ediyorum bildiğiniz gibi, izlediğim bunca maç içinde beni en çok etkileyen oyuncu ise açık ara Beykan Şimşek'tir. Şöyle bir izlerseniz son vuruş yüzdesi başta olmak üzere bazı eksikleri gözünüze çarpabilir ama genellikle 91'li oyuncuların fırsat bulduğu bu ligde 15 yaşında forvet oynamak her baba yiğidin harcı değil. O yaşlarda ayların dahi önemi varken Beykan'ın hiç sırıtmaması dahi başlı başına bir artıdır ki dar alanda top taşımasıyla, hızıyla ve sezgisiyle bence hakikaten özel bir oyuncu olma yolunda ilerliyor.

Canlı izlediğim maç sayısı dördü geçmiştir sanırım, her seferinde bana bir şeyler gösterdiği oldu. Bir kere acayip bir sıçrama becerisi var ve çevik. Karşısındaki stoper ne kadar sağlam olursa olsun, yanından fırlayıp gitme şansına sahip. U-17 Milli Takımı'nda sağ açıkta görev aldığı da oluyor ki kaleye yüzü dönük de iş yapabiliyor zaten. Dediğim gibi, son vuruşlarına çalışması gereken ancak gerçek anlamda top tekniği ve zekası olan olan bir oyuncu. Topu alıp yaldır yaldır üç adam çalımlamaktan söz etmiyorum. Kontrol edip doğru pası verebilmek bence bir forvet için çok daha önemli bir özellik. Beykan bunları yapmayı beceriyor. Zaman zaman oyunda silikleşiyor ama bunda yaşının ve tek forvet oynuyor oluşunun etkileri de var. Genel anlamda "Kimdir, necidir bu Beykan" diyenlere bunu söyleyebilirim.

Kadir Has Spor İletişim mezunlarından sevgili Ceyla Kütükoğlu'nun davetiyle Beykan'la şahsen tanışma, sohbet etme şansı da buldum yaklaşık iki ay önce. Beykan'la ilgili bir şey söylemeden önce şunu diyeyim. Ne kadar iyi bir gözlemci olursanız olun, dışarıdan edindiğiniz her izlenimin birer ilüzyon olma şansı vardır. Adam daha liseli yahu, bildiğin çocuk. Kendini geliştir, hede hödö demenin ötesinde bir şeyler söyleyebilmek lazım. TV'den izleyip uzman kesilmenin yanlışlığını bana hissettirdi bu sohbet.

Beykan, en başta özgüveni sağlam, tabiri caizse fırlama bir çocuk. U-17 Milli Takımı'nın da en aktif oyuncularından biri olduğu söyleniyor ki kendilerinden iki yaş büyük oyuncularla takıldığını ekleyeyim. Saha içi becerisi kadar önemli bir yeti bu bence. İkincisi lafta kalmayıp hakikaten bir şeyler okumaya, kendini geliştirmeye hevesli bir çocuk. Tüm bunların toplamında baktığımda en az Fenerbahçe altyapısı denince akla gelen akranı Recep Niyaz kadar önemli bir yetenek olduğuna inanıyorum. Bir de Galatasaray'da olsa tadından yenmezdi hani...

Merak edenler için röportajın tamamı: Beykan Şimşek / TFF.org

Veda Gecesinden

Galatasaraylı olmak zor zanaat hakikaten. İstesen de istemesen de bir rezilliğin ortasında kendince çıkış yolu arayıp bulamayan bir insanlar topluluğuna dönüştük. Bu takımı çok kötü günlerin beklediği benim adıma Adnan Polat'ın NTVSpor'daki fiyasko açıklamalarından sonra belli olmuştu da ne olursa olsun, Ali Sami Yen Stadı'ndaki son lig maçı gibi özel bir anlam ifade eden sıradan bir maçı da kazanmak istiyor insan. Fakat saha içinde sizin beklentiniz değil, futbolcuların yetenekleri ve oluşturdukları bütün oynuyor. Galatasaray'da her ikisi de yokken biz kendi kendimize ne dersek diyelim, saha içinde gelenin geçenin mağlup ettiği bir takım izlemeye devam edeceğiz.

Bugün spor yazarlarına şöyle bir baktım, aklımdakine en yakın noktayı yakalayan Mehmet Demirkol olmuş. Başkanın ve yönetim kurulu üyelerinin sürekli "Bu futbol da olmasa her şey mükemmel canım, çok şanssızız" mealinde açıklamalar yapması aslında Galatasaray'ı karanlık bir gelecek beklediğini gösteren en önemli unsur. Galatasaray'ın şu anda çöküşü kabullenip çözüm üretmeye çalışacak bir ekibe ihtiyacı var ve bu yönetimin o duruşu gösteremeyeceği çok açık. Aslında Adnan Sezgin en doğru transferleri yapmıştı, sağlık heyeti harikaydı, Rijkaard mükemmeldi ama doku uyuşmadı, keza Hagi'yle de... Yerli futbolcularımız muazzam ama yabancıların tamamı hayal kırıklığı yarattı. O, şu, bu... Bir şekilde bu çapsız söylemleri değiştirmese bile icraatlarla bu söylemlerin aksini yapacak insanlar lazım ve bana sorarsanız benim pek ümidim yok.

2008 yılından beri blogda yazıyorum, daha önceleri forumlarda yazardım. En sevdiğim oyunculardan biri olmasına karşın Arda Turan'ın Avrupa'ya transfer olmasının Galatasaray'ın lehine olduğunu düşünmüşümdür her zaman ama dün Arda'nın sahaya adım attığı ilk iki-üç dakika benim bu fikrimi değiştirdi. Sahada futbolcuya benzer bir şeyler gördük. Hırsıyla, isteğiyle ve en önemlisi becerisiyle oyunun enerjisini değiştirmeyi bildi. Arda, bu Galatasaray için bir hediyedir, bir armağandır. Arda'nın düzgün bir şekilde Avrupa'ya gidişiyle orta vadede elde edilecekler, kısa vadede kaybedileceklerin yanında devede kulaktır an itibariyle.

Dün tribünlerden yükselen 'oley', 'üç üç' seslerine gelince. Aslında inanın, çok yadırgamadım. Galatasaray tribünlerinden yükselmesi facia olan bu tezahüratlardan çok daha önce, aslında bugünü bir şenlik havasında geçirip yenilgide dahi nostaljik tezahüratlar yapmaya niyetli bir tribün vardı dün. Sahada ise yenilgiden öte bir şeyler olunca ruh hali değişti. Sen, ben susarsın ama binlerce kişi susmazdı. Genelin dürtülerine kalan her tribünde saçma sapan işler olur, dünkü rezaleti de buna bağlıyorum açıkçası. Balık baştan değil, hepten kokuyor işte, çok mu garip?...

Hakan Şükür & Metin Oktay Formaları

Hakan Şükür benim gördüğüm en büyük Türk futbolcudur, daha eskileri de görmüş birçoklarına göre de yetenek açısından olmasa da Türk futbol tarihine yaptığı etki bakımından hepsinden üstün olduğuna itiraz edeni görmedim. Galatasaray tarihinin en önemli isimlerinden de olabilir ama futbolculuğu döneminde her ne olursa olsun arkasında dursam da her daim açıklamalarıyla beni utandırmış ve bir Galatasaray taraftarı olarak birçok kez kırmıştır. Benim bakış açıma göre Galatasaray'la bu kadar özdeşleşmiş bir oyuncudan nefret dahi etsem sesimi çıkarmamak sarı-kırmızı renklere gönül vermenin bir gereğidir fakat... Bir tezahüratta denildiği gibi şu forma açıklamasına içim rahat etmiyor çünkü doğrusu o değil.

Hakan Şükür mealen diyor ki "Benim tam rekor kırdığım dönemde Metin Oktay formaları dağıtıldı. Yönetim benim ismimin öne çıkmasını Metin Oktay'la engellemeye çalıştı." Şu kırgınlık portresine Metin Oktay'ı yerleştirmek de ayıptır, o ayrı lakin Hakan'ın burada demek istediği daha çok Adnan Polat ve ekibinin esas amacı onun önünü kesmek ve emekliliğine yol yapmak. İşte bu hakikaten büyük komplo teorisine giriyor ama Hakan Şükür çok yanılıyor. Her ne kadar Galatasaray tarihinin en kötü başkanı olma yolunda Özhan Canaydın'ı geride bırakmak için canla başla çalışıyor olsa da (ki rahmetli Canaydın'ı hiç ama hiç beğenmediğim bilinir. Bu yönetimin ilk dönemdeki kredisi de o rezalet yıllara dayanır) Adnan Polat'ın suçu değildi.

Metin Oktay formasının o dönem bedava dağıtılmasının sebebi Galatasaray Store'un ürettiği bu ürünün lisanslı formaya bir alternatif oluşturması ve bunun o dönemki sponsor olan Avea'yla yapılan anlaşmaya ters düşmesiydi. Yani bu formalar "Taraftara kıyak olsun" diye değil, yasal bir zorunluluktan dağıtılmak zorunda kalınmıştı. "Satmaktansa taraftara verelim, bari iyi bir PR kampanyası olur" mantığı güdülmüş olmalı ki net olarak hatırladığım rahmetli Özhan Canaydın'ın taraftar nezdinde zor günler geçirmekte olduğuydu. Hoş, Sivasspor maçının ardından "Ancak bedava forma dağıtınca doluyor stad" gibi akıllara feza bir açıklama da yapmıştı ki bunu da söylemeden geçemedim. Neyse, toprağı bol olsun, allah taksiratını affetsin.

Kısacası bir formaya adını yazdırdığım ilk isim olan Hakan Şükür, dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünüp komplo teorileri kuruyor olabilir ama bu kez faka basmıştır. Benim vicdanım da şu rezalet yönetimi bu saçma sapan konular üzerinden eleştirilmesine el vermiyor. Eleştirilecek konu aramaya bile gerek yokken, her gün bir başka bomba kucağımıza düşüyorken hele...

Fiyaskonun Yeni Adı: Elano

Elano'nun transfer dedikoduları Brezilya basınında kaynamaya başlamıştı ki he demeye fırsat kalmadan Galatasaray resmi sitesi Elano'yu muazzam bir kârla Santos'a verdiklerini açıkladı. Yazılana göre Galatasaray, bu transferden tam 12 milyon avro kazanmış. Elano çok büyük fedakarlıklar yapıp oynamadığı sezonların parasından vazgeçmiş falan. İlginç işler...

Akıl sağlığımızı yitirmeden ne olduğuna bakarsak Lincoln transferine benzer bir şekilde Brezilya'ya dönen oyuncuların "Avrupa'ya dönerse" kisvesi altında ucuza verilmesi yatıyor. Eğer Santos, 2012'ye kadar Elano'yu satıp kâr ederse bu kârın %50'si Galatasaray'ın olacakmış. Kırmızı kar yağarsa hesabı. Lincoln için de benzer bir madde konulup 2 milyon civarı bir paraya gönderilmişti. 29-30 yaşındaki Brezilyalı oyun kurucular, Avrupa kariyerlerini bırakıp Brezilya'ya döndükten sonra Avrupa'ya dönmez, keyfine bakar adam. Dönerse de 10 milyon avro bonservisle dönecek hali yok. Bu sebeple Galatasaray'ın Elano'dan aldığı para 2.9 milyon avrodan, hadi şu ana kadar oynadığı dönemin alacağı olan 1.2 milyon avroyu da sayalım, 4.1 milyon avrodan fazla değil. Alırken 7 milyona aldık deyip satarken 12'ye sattık demek şar kurnazlığından öte insanlara keriz muamelesi yapmaktır. Transferden çok sinir bozan da bu. Herkes aptal, onlar uyanık! Yersen...

Hagi'nin şu takıma geldiğinde yaptığı en akıllı iş Elano'yu kazanmak ve oyuna dahil etmek demiştim ama sağolsun yönetimle iş birliğine gidip Galatasaray'a gelişinden bu yana koyduğu belki de tek yapıtaşını ellere vermiş oldu. Misimovic'i de harcadık arada. 50 bin doların pazarlığını yapmakla övünen bir kulüp iki oyun kurucuya 15 milyon avro gömüp birisini üç-otuza satmak zorunda kalıyor, diğerini yedek takımına yolluyor. Geriye kalan oyun kurucu 34 yaşında, futbol melekeleri zayıflamış vasat bir orta saha. Onun arkası daha da komedi. Akıl sağlığı dedik ama Galatasaray'ı tutan birinin aklına mukayyet alması hakikaten zor.

Adnan Sezgin'e laf etmenin artık hedefi şaşırttığını, bu komediden topyekün kurtulunması gerektiğini düşündüğümden ona fazla yüklenmekten yana değilim ama herhalde bu transfer de bitirme tezi olarak önümüze konacak ilerleyen günlerde. Büyük başarı diye söyleneceğinden eminim. Keita'nın satışının şartlar gereği doğru olduğunu savunan biriyim lakin şu transferin akla mantığa uygun tarafı nedir, anlayan var mı? Alacaklarından kurtulduk diye oyuncu mu gönderilir? Öğrenciler olmasa MEB de ne güzel idare ediliyor zaten, değil mi? ..

Bütün yaz transfer dönemi adamı gönderemeyip takımda elle tutulur birkaç adamdan biri haline gelmişken satmak. Aslında fazla da bir şey söylemeye gerek yok. Orta sahaya baksanıza, kendisi konuşuyor zaten!

Ayhan Akman, Mustafa Sarp, Barış Özbek, Sabri Sarıoğlu...

Galatasaray 1-2 Beşiktaş

05.03.2005     Galatasaray     1-0     Beşiktaş
10.12.2005     Galatasaray     3-2     Beşiktaş
17.09.2006     Galatasaray     1-0     Beşiktaş
29.09.2007     Galatasaray     2-1     Beşiktaş
21.12.2008     Galatasaray     4-2     Beşiktaş
12.09.2009     Galatasaray     3-0     Beşiktaş

Bu sabah şu tabloya bakıp Beşiktaş'ı Ali Sami Yen'de rahat yeneriz diyen var mıydı bilmiyorum ama bir taraftar ritüeli olan derbi kültürünün ruh haline girme şansını dahi tanımıyor bu takım bizlere. Abartısız söylüyorum, iki-üç oyuncuyu bir kenara ayırırsak ligde bulunduğu yeri net olarak hak eden bir Galatasaray var ve bence en acı olan da budur. Beşiktaş'ın bence ilk 50-55 dakika felaket oynadığı maçta Galatasaray adına net gol pozisyonu diyebileceğiniz kaç aksiyon gelişti? Ya da şöyle diyeyim, Galatasaray'ın ne şekilde gol atacağına dair herhangi bir ipucunu sahada gören var mı?

Belki abartılı olacak ama maçta kapasitesinin üstüne çıkan ve "iyi oynayan" tarafın Galatasaray olduğu bir mücadeleyi kazanma şansı kaybetme ihtimalinden çok değil. Bursaspor'a 2-0 yenildiğimiz maçı hatırladım. O maçta da takımın mevcut potansiyelinin ötesine geçen bir ilk devre vardı ama takımın gol planı yoktu. Bugünkü takım daha da kısır. En ölü haliyle duran toplarda ve kornerde tehlike yaratan bir Misimovic'i, takımdaki belki de tek saha içi yaratıcısı Arda'yı, takımda üç yıldır forvete benzeyen tek adam olma kaderine sahip Baros'u yok şu anda bu takımın. Daha da kötüsü olsalar dahi çözülemeyecek arızalar var. Bu blogu tutma motivasyonumun büyük bölümü Galatasaray'a dair ümitlerimden, fikirlerimden beslenir. Ben bu takıma baktığımda artık bir çözüm üretemiyorum çünkü bu takım olmaz. Süper Lig'de oynayan diğer 17 takımın da bu Galatasaray'ı mağlup edebileceğini bilmek, herkesin ama herkesin daha güçlü en az bir yanı olduğunu bilmek insana koyuyor.

Galatasaray tarihinde karanlık bir dönem vardır. Metin Oktaylı, Gökmen Özdenaklı takımlardan birden Tanju Çolaklı, Erhan Önallı takımlara geçilir. Sanki 70'ler, 80'ler hiç oynanmamış, Metin Oktay formasını Tanju'ya teslim etmiş gibi davranılır. Herhalde o karanlık dönem bugünkünden kötü değildi. Yaşayan daha iyi bilir tabii ama bu kadarı da olamaz gibi geliyor bana.

Türk Telekom üşenmeyip tam da günün anlam ve önemine uygun bir pankart hazırlamış aslında. Emeği geçenlerin ellerine sağlık. Pankartta yazılan karşılaşmaların tarihlerine bakmak aslında Galatasaray'da sorunun bugüne değil, epey bir geriye yaslandığını görmek için.

Sene kaçtı hatırlamam, 2002 ya da 2003 olabilir. Beş yaşındaki bir Galatasaraylı çocuk kendisine uzatılan mikrofona "Kemerleri sıkmamız lazım" diyordu televizyon kanalının birinde. Aklıma kazınmış Galatasaraylılık sahnelerinden biridir o. Aynı çocuk şimdi 12-13 yaşlarında ve kafasındaki soru "Artık paramız var, niye böyleyiz?" haline gelmiştir muhtemelen. Beş yaşındaki çocuğa dahi o birliktelik halini hissettiren takım değil artık Galatasaray. Olması için de gerçekten çok çalışmak gerekiyor...

Spor İletişim 2011

Bağış Erten direktörlüğünde medyadaki birçok önemli ismin katılımıyla gerçekleştirilen Kadir Has Üniversitesi Spor İletişimi Sertifika Programı, dördüncü dönemi için yapılacak sınav yarın. Geçen yıl katıldığım programın sınavıyla ilgili birçok dostun bilgi istemesi üzerine bildiklerimi elimden geldiğince aktarmaya çalışacağımı söylemiştim ama bloga yazmak bir türlü kısmet olmadı. Bugünkü vizeyi de atmışken söz verdiğim insanları mahçup etmemek adına en azından sınavla ve programla ilgili temel konulara değineyim.

1-Sınav
*Öncelikle yapacağınız hazırlıklar bugüne kadarki birikiminizi ölçmeye yönelik. Bu sene NTV Yayınları'ndan çıkan Spor Kitabı'ndan faydalanılsa da genel olarak spor ve genel kültürünüz ölçülecek. Sınavı etkileyecek düzeyde bir hazırlık yapmanız zor bu açıdan.
*Öte yandan birkaç konuya göz atmanızda fayda var ki yüzeysel ve basit olması bakımından Wikipedia tavsiyemdir.
  • -Olimpiyat Tarihi, Olaylı geçen Olimpiyatlar
  • -Dünya Kupası Tarihi, Ev sahipleri, Kazananlar
  • -İsim isim kış sporları
  • -Bisiklet ve Tenis'teki major turnuvalar
En azından bu dört ana başlığa göz gezdirirseniz muhakkak işinize yarayan bir detay yakalarsınız. Geçen yıl Spor Kitabı kaynak gösterilmemişti, oradan ne soru gelir bilemem açıkçası.

*Dediğim gibi, sınav sadece spor kültürünüzü değil genel kültürünüzü de ölçmeye yönelik. Kel alaka bir sürü soruyla karşılaşmanız mümkün. Türkiye yakın tarihinden de gelebilir, hukukla ilintili bir soru da. Benzer bir şekilde spor kitapları, müzikleri ve filmleriyle ilgili de bir bölüm mevcut. Buralarda zaman zaman hislerinize güvenip tercih yapmak durumunda kalabilirsiniz, söyleyeyim. Mümkünse de ikiye indirmeye çalışın ve zor olanı seçin. :)

2-Program
Bir kere her şeyden önce programın başında Bağış Erten gibi bu işi ciddiye alan bir adam var ki sırf onunla yapacağınız dersler için bile ben bu programa girerdim. Haftasonu 10-14 (genelde 15-16'ya uzar) arasında yapılan programda bir gün sizlerle birlikte olacak ve birkaç hafta içinde hepinizi birebir tanıyor konuma gelecektir.

Bağış Erten'in dışında Mert Aydın, Barış Kuyucu, Mehmet Demirkol gibi spor basınının önemli simalarından dersler göreceksiniz ki özellikle bu üçlünün derslerine tekrar girmeyi ben de isterim. Sadece bu üçlü de değil tabii, çok geniş ve dolu bir akademisyen kadrosuyla birlikte olacaksınız. Geçen yıl Bağış abiye yardımcı olan isimlerden Mustafa Taha ve Melike Güney'in ismini de anmadan geçmeyeyim. Özellikle Mustafa'nın beyninden taşan spor kültüründen faydalanmanız tavsiyemdir.

3-İş İmkanı
"Bu sertifika programı bana yol/yemek/su olarak geri dönecek mi" derseniz okuduğunuz hiçbir okul gibi bu programın da herhangi bir iş garantisi bulunmuyor ama yetenekleriniz doğrultusunda yönlendirileceğinizin ve arada kaynamayacağınızın garantisini ben verebilirim. Mesela geçen yıl programın hemen başında bir arkadaşımız Basketbol Federasyonu'nda işe başladı ve şu anda da görevine devam ediyor. Onun dışında özellikle gazete stajı imkanı var ki benim de çalıştığım Taraf gazetesinde bu programdan gelen iki arkadaşımız daha var. (Tanıyanlarınız için özmaradonaefe ve ati_gol @twitter)

Geçen yıl toplamda 10-15 staj ve iş imkanı çıkmıştı yanılmıyorsam. İrtibatı koparmayıp Bağış abiyle teması kesmeyenlerden daha sonra yerleşen oldu mu bilmiyorum ama bir çeşit mezunlar derneği gibi çalışmaya ve mümkün olan yerlere arkadaşlarımızı yerleştirmeye çalışıyoruz. Benim fikrimi soracak olursanız iş bulamayacağım garanti bile olsa haftasonlarının bir bölümünü bu programa ayırmak gelecek için sizlere çok şey katacaktır.

Çok konuştum. Yeter herhalde...

Hakan-Arif & Schumacher-Irvine
















Çocukluğuma damga vurmuş ikililer... İkisinin de zirvesi 90'ların sonları, 2000'lerin başları, ikisi de kırmızı, ikisinin de rolleri benzer. Dün sohbeti geçerken "Arif Erdem'le Eddie Irvine'ın kaderi ne benzerdi yahu" dedim. Demişken de aklıma düştü, yazmadan edemedim. Arif Erdem, Hakan'ın yokluğunda ittire kaktıra yarım gol kralı oldu da Eddie Irvine, Schumacher'in bacağı kırıldığında bile zirve yüzü göremeden bıraktı şu mereti...

Tunay Torun, Hamburg & Türkiye

Türkiye Ligi'nde başarıya giden yolda sağlanması gereken şartlardan birisi bence takım içinde istikrarlı bir ikinci skorer çıkarabilmek. Sadece ileriye atılan 9 numaranın ayağına bakmak zaten gol ortalamarının düşük olduğu ligimizde olumlu sonuç getirmiyor. Alex ve formda bir Harry Kewell'la örneklenebilecek bu işi layıkıyla kotaran son yerli forvet Necati Ateş'ti. Yeni nesil 9.5 numara ihtiyacı bu kadar üst düzeydeyken Hamburg'un 20 yaşındaki Türk oyuncusu Tunay Torun ismini tekrar hatırlamakta fayda var.

Galatasaray altyapısı çıkışlı oyuncuların alt yaş kategorilerinde daha çok boy gösterdiği dönemde birçok turnuva izliyordum, Tunay'ı tanımam da o turnuvalardan biri olan 2007 Karadeniz Oyunları'na rastlar. Batuhan Karadeniz'le önlü arkalı oyunu, iki ayağına da hakim oluşu, diriliği ve gücüyle özel bir adam olduğunu fazlasıyla belli ediyordu zaten, oradan kısa süre içinde ümit milli takıma kadar yürüdü. Takımı Hamburg'da da aldığı süreleri gittikçe arttırıyordu, tabii bu yıla kadar.

Geçen sezon 19 Bundesliga maçına çıkıp iki de gol atan Tunay, bu sezon Bundesliga'da tek dakika dahi görev almadı. Hamburg'un ikinci takımıyla amatör ligde tek maça çıkan Tunay'ın bildiğim bir sakatlığı da yok. 92 doğumlu Güney Koreli forvet Heung-Min Son takıma cuk oturdu ve Tunay'dan epey bir rol çaldı. Üstelik bu yıl Tunay'ın kontrat yılı ve 2011 yazında mevcut sözleşmesi sona eriyor.

Görünen o ki ümit milli futbolcu, Hamburg'un gelecek planlarındaki yerini büyük ölçüde kaybetti ve Türkiye Ligi için elle tutulur bir alternatif haline hızla geliyor. Ligin gece kuübü düşkünü genç golcüleri Sercan ve Batuhan'dan hiçbir eksiği olmayan Tunay, ikna edilirse Muhammet Demir'le birlikte gelecek yılın en büyük 'bonusları' olabilirler.

Türk Futbolunun Çıkmaz Sokağı: İstanbul

Büyük profesyonel Servet Çetin'in menajeri bugün açıklama yapıyor ve diyor ki "Servet'in Galatasaray'dan aldığı parayı her babayiğit veremez. Yazın transferin son gününde Schalke 04 teklifte bulundu ama teklifleri yeterli değildi. Devre arasında da bu konuda bir gelişme olacağını sanmıyorum. Panathinaikos da almayı düşünüyordu ama Servet için istenen rakamları duyunca şaşırdılar. Panathinaikos'un da gücü yetmez."

Mealen diyor ki "Biz kerizi bulduk, sağıyoruz. Servet de her maç kendi kalesine gol de atsa almış kontratı, size ne oluyor?" Kolay kolay sinirlenmem ama beni küplere bindiren bu açıklama aslında "üç büyüklerde neler oluyor" sorusunun da cevabını da içinde saklıyor. Son beş yılda Türk futbolunda yaşanan ekonomik büyümeden en büyük payı doğal olarak piyasanın temelini oluşturan İstanbul takımları alsalar da mevcut yerli oyuncu havuzunun teoride darlığı süreci bu takımlar adına olumsuz yönde işletti ve bu akıntıya kapılan üç büyükler üçte biri geride kalmış ligde dahi ilk dörde giremeyecek duruma geldi.

Türk futbolunda transfer, saha içindeki oyunun da önünde, açık ara en gözde ürün. AB üyesi de olmadığımızdan dolayı yabancı ve yerli olarak ikiye ayrılan transfer kendi içinde çelişkileri de beraberinde getiriyor. Yurtdışından kariyerli yabancıya parayı bastırıp getirtebilirken yurtdışında oynayan yerliyi kolay kolay getiremiyorsunuz. Yurt içindeki takımlar da pazar büyüdükçe elindeki yerlilere daha büyük bedeller biçmeye başlayınca yönetimler her zamanki gibi daha kolay olana yöneldiler. Daha az uğraşla daha çok popülarite getiren, taraftarları daha memnun edecek, isimli yabancılara yatırım yapmak daha cazip geldi. Tırnak içinde "kıçı kırık" gurbetçiler, Avrupa'da kariyer yapacak çapta olduklarından yönetimleri çok uğraştırıyorlardı çünkü. Yurt içindekiler de zaten çok para istiyordu. (Hoş, gerçekten istiyorlar) Yabancılara parayı bastırıp getirmek ve dünya yıldızlarını bu kulübe getiren vizyoner başkan unvanı almak dururken Nuri Şahin'lerin, Serdar Taşçı'ların kapısında yatmaya ne gerek vardı?

Böyle olunca kaliteli alternatifler gittikçe azalırken mevcut yeterlileri de elde tutmak önem kazandı. Özellikle Mateja Kezman'ın gelişiyle yabancı oyunculara verilen yıllık ücreti barajı 3 milyon avroyu geçti ve o günden bu yana imzalanan her yerli oyuncu kontratı, bu ücretler üzerinden şekillenir oldu. Fenerbahçe'de yedekliği tescilli Selçuk Şahin'in yıllık 1.5 milyon avrodan kontrat aldığı bir ortama gelindi.

Bugün itibariyle ortada öyle bir durum var ki üç büyükler ne kolay kolay yerli havuzuna kaliteli ek yapabilir, ne de eldeki oyuncularından kurtulabilir. Topa bomba muamelesi yapanların İstanbul'da 1 milyon avrodan aşağıya imza atmadığı bu piyasada mevcut yönetim kafasının eli tamamen ölmüş durumda. İşte bugün Servet Çetin çıkıp rahatlıkla "Hiçbir yere gitmiyorum lan, istersem kendi kaleme hat-trick yaparım" diyebilecek cesareti gösterebiliyor. Ne Avrupa'ya, ne Anadolu'ya açık olan Florya, Ümraniye, Samandıra kapısı içeride bol sıfırlı sözleşmelere imza atmış kodamanları barındırıyor. İstanbul, çıkmaz sokak kimliğinden kurtulamadığı sürece de ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, eldeki kodamanlardan daha isimsiz ama daha kaliteli yerlilere karşı gün geçtikçe daha mahkum olmaya devam edecek, Bursa ve Trabzon gibi şehirlerin önünü açacaklar.

Servet'in bu açıklamasının bir de Galatasaray boyutu var ki küfretmeden bir şeyler söyleyebilmek için peygamber sabrı lazım. Adnan Sezgin'in meşhur tezi eşliğinde yarının konusu olsun o da...

Misimovic'in 79 Günü

79 gün... Avrupa'da havlu atmış Galatasaray'da yönetimin transferin son gününde sezonu kurtarsın diye -bence taraftarla dalga geçer gibi- getirdiği Zvjezdan Misimovic'in Galatasaray A Takımı kariyeri tamı tamına 79 gün. Bundesliga'nın en önemli oyun kurucusunun tarihin en kötü Galatasaray'ı olduğu tartışma götürmeyecek bu takımda yeri olmadığına karar verilmesi için geçen süre sadece 79 gün...

Bana bu yönetimin en sinir bozucu hareketi nedir deseniz aslında vereceğim cevap Misimovic'in transfer edilmesi derdim düne kadar ancak bunun ne Misimovic'in kariyeri, ne de aldığı ücretle bir alakası vardı. Adnan Polat yönetimi, Avrupa'dan elenmişken ve hedefler ligle sınırlanmışken değil tamamen kendi üstündeki baskıyı hafifletmek için 8 milyon avro harcamakta hiçbir beis görmemişti. Nisan ayında değişime gideceği belli olan bu takımın transfer sorumlusu halt etmiş gibi "Efendim, 50 bin doların bile hesabını yapıyoruz transferde" derken -ki şu sözün üstüne tez yazılır hakikaten- kendileri sıkışınca para saçmakta bir sakınca görmeyen bu yaklaşımı zaten yeterince nefretle anmıştım ama bu gelinen nokta artık bambaşka.

Bu icraatın Hagi'nin imzasıyla yapılıyor olmasını şimdilik bir kenara koyarsak bu adamın neden kadro dışı kaldığına dair fikir yürütmek dahi zor. Dünyanın her kulübünde transfer bütçesinin büyük bölümünün ayrıldığı oyuncuya -ne kadar kötü olursa olsun- en azından bir sezon verilir. Altını çizeyim, isterse rezalet oynasa, kendi kalesine hat-trick yapsa dahi kulübün çıkarları gereği sezon planlamanda yer verdiğin oyuncudan verim alınmaya çalışılır. Üç ay dolmadan kadro dışı bırakmak nedir allah aşkına, Vietnam Ligi takımı mıdır Galatasaray? Misimovic de Rivaldo mu?

Kriz yönetimi denen şeyden bu kadar mı bihaber olunur? En olmadı oyuncuyu üç-dört hafta kulübede oturtur, devre arasında işi çözmeye çalışırsın. Eğer Misimovic, Hagi'nin anasına bacısına saydırmamışsa bugün alınan kararı saha içinde haklı gösterecek hiçbir ama hiçbir gerekçe olamaz. Misimovic'i devre arasında göndermek isteyecek olan Galatasaray'a hangi aklı başında Avrupa takımı adam gibi bir teklif sunar ve Misimovic'i transfer etmek ister? Bu öyle bir hamle ki adamlara "Ben bu adamı tazminatla serbest bırakacağım, boşa zahmet etmeyin" demiş oluyorsun.

İkincisi, bu takımın kurmayları saha içindeki problem olarak Misimovic'i tespit ettiyse zaten biz kepenkleri indirip Bodrum'a yerleşelim. Sen forvet arkası diye aldığın oyun kurucunu ileride topla buluşturamıyorsan, topu ancak sırtı dönük bir şekilde orta sahada iletebiliyorsan sorun Misimovic'de değil topu ileriye taşıyamayan adamlardadır mantıken. Misimovic'e de maç başına bir tane gelen, ancak mucize yaratırsa gol olacak türden pozisyonlarda tavşan çıkaramadığı için kızacaksak bu takımın ilk 11'inde yer alan üç-dört oyuncunun yarın Florya'ya dahi girmesi yasaklanması gerekir. Böyle bir şey de yıllardır olmadığına göre sırf "Sahada isteksiz duruyor yau, koşmuyor, paraları da bayıldık!!" demek şımarıklıktan öte değil. Ortada içilecek ayran yokken tahtıravanla kenefe koşturuyoruz, farkında değiliz.

Tekrar Hagi'nin kararına dönelim. Ben diyorum ki, eğer bu karar ortak alındıysa yönetim, yaz transfer döneminde Galatasaray takımını rezil rüsva ettiğini, her şeyi yüzüne gözüne bulaştırdığını kabul etmiştir ve bunun hesabını vermesi gereken üst düzey birilerinin olması gerekir. Yok, eğer karar Hagi'nin ise "Biz bu adama 8 milyon avro verdik, bir yavaş. Oynatmazsan oynatma da kadro dışı bırakmamalıyız" diyemiyorsa zaten yönetimin de hükmü kalmamış, on milyonlarca avroluk yatırımı sıfıra indirgeyecek bir kararı gözü kapalı kabul etmiş demektir. Benim kafamdaki yönetim tanımı zaten temel olarak kulübün ekonomik çıkarlarını sportif başarıyla paralel olarak gözeten kurumdur ki böylesine radikal bir karara sessiz kalmak dahi bence yönetimi hükümsüz kılar ve bence bu da istifa gerektirir. Hagi'nin de hâlâ 2005'teki gereksiz agresifliklerini törpülemediğinin de bir işaretidir bana göre.


Son olarak bir de komplo teorisi icat edecek olursak... Takımımda kiralık oyuncu istemiyorum ve bu oyuncuları göndermek için devre arasını beklemeyeceğim diyen Gheorghe Hagi'nin ilk gönderdiği isim Misimovic'se Galatasaray yönetimi bu transferin hangi yöntemle, ne şekilde yapıldığını açıklamak zorundadır. Misimovic kiralık mıdır ya da daha da kötüsü, bonservisiyle transfer edildi süsü verip bir yıllık maaşı+bonservis peşinatını çöpe atmak uğruna yönetimin ağustos baskısını üstünden atmak için planladığı bir oyun mudur? Galatasaray başkan NTV Spor'a çıkıp "Biz de her şeyi yaptık artık, Rijkaard hoca da bu takımla bir şey yapamayacaksa..." desin diye bu transfer yapılmışsa bunun hesabı nasıl verilecek? Bu soruların cevabı ortaya çıkmadığı sürece benim için Galatasaray'ın mevcut yönetimi artık mimlidir ve başarısızlıktan, kepazelikten de öte kendi çıkarlarını Galatasaray'ın önüne koymakta, iktidarı uğruna kulübe zarar vermektedir. Birisi lütfen bana çıkıp böyle bir şey olmadığını söylesin. Eğer öyleyse de bu yönetim futbol işini bıraksın, sinema sektörüne girsin. İlk filmin adı da belli zaten. 79 Days of Misimovic...

Galatasaray'ın Bugünü & Yarını

Trabzonspor hariç herkes kör topal ilerlerken Galatasaray'a Ali Sami Yen'de belki de son kez gelen ümitlenme şansı, Hikmet Karaman'ın Manisaspor'u önünde eridi, gitti ve artık bu sarı-kırmızılılar için yolun sonu, denizin bitişi demek. Futbol lalesi diyerek gönderilen Rijkaard'ın yerine getirilen ve bence elinden gelen her şeyi yapan Hagi'nin de bu takımın belinin doğrultamaması, önce futbolcuların, daha sonra da yöneticilerin sorumluluğuna işaret ediyor.

Galatasaray tarihinde birçok zor dönem yaşadı. 90'larda Saftig, Sigi Held, 2000'lerde ikinci Fatih Terim dönemi vs. lakin bugüne kadar bunları tolere edecek sportif başarı mevcuttu ve kulübün ekonomik durumu daha iyiyi beklemeyi sürekli erteletiyordu. Stadın inşaatına son çiviyi çakmak üzere olan ve son üç yılda transfere 40-50 milyon avro ayırmış bir Galatasaray'ın iki yıldır ilk ikiye giremeyip bu yıl kasım başında havlu atacak duruma gelmesinin ise mantıklı tek açıklaması yapılan planın tamamen yanlışlığıdır ve bu da yönetimlerin sorumluluğundadır. Hatta Galatasaray öyle bir transfer dönemi bıraktı ki buna plan demeye de bin şahit gerek. Transfer döneminde transfer sorumlusunu değiştiren, Avrupa'ya feci bir şekilde veda ettikten sonra iki yabancı alıp "Artık hocamızın da bahanesi kalmadı diyen" kaç başkan vardır ki takımını şampiyonluğa taşıyan?

Tüm bunları bir kenara koysak dahi saha içine bakınca Galatasaraylıların içi kararıyor, tutunacak bir dalı da kalmıyor. İlic'in, Song'un paraları ödenmediği için takımdan ayrılmak üzere olduğu dönemleri de gördü bu taraftar fakat asla sahada bu kadar varlık gösteremeyen, amiyane tabirle kişiliksiz bir takım izlemedi. Öyle bir futbol oynanıyor ki sahada, artık komplo teorisi üretip "Bilerek oynamıyorlar" demek bile yeterli değil. Galatasaray futbolcuları istese de oynayamayacak kapasitede değil ve bu artık açıkça görülüyor.

Bu kulüp tarihi boyunca milli takımlar için en büyük vitrinlerden biri olmuştur. Daha önce milli forma yüzü görmemiş birçok oyuncu Galatasaray'a geldiği için milli takımın banko oyuncusu haline gelmiştir ama artık bu takımda öyle oyuncular oynuyor ki senede 40 maça çıksa dahi adı Türkiye için anılmıyor bile. Barış Özbek, Mustafa Sarp, Ayhan Akman... Öte yandan Arda Turan'ı bir kenara ayırırsak seçilenlerin de mevkiisi gereği "zorunluluktan" dolayı oralarda olduğu görülüyor. Servet Çetin oraya performansı için seçilmediğini söylemek zor olmasa gerek. Sabri Sarıoğlu, üç-dört yıl evvel Galatasaray'da dahi yerini koruyamazken şimdilerde takımın en iyi birkaç oyuncusundan biri olması sadece onun gelişimiyle açıklanamaz.

Bazı yorumculara kanıp Lorik Cana'dan Bank Asya 1.Lig'de 30 tane olduğuna inanan, Galatasaray'ın kurtuluşunun Kewell'ın def edilmesinden, Elano'nun gönderilmesinden geçeceğine inananlar hâlâ mevcuttur ama Galatasaray yönetimi bilmeli ki Lincoln'ün medyaya kurban edilmesinden bu yana gelip giden birçok kariyerli yabancının burada tutunamaması ve istenileni verememesinin tesadüf olmadığını anlayan insanlar var. Papaz artık pilav yememeye karar verdi ve yönetime "fazlasıyla" yakın olan Galatasaray tribününün organize taraftarları dahi artık isyan bayrağı açmanın eşiğinde. Çanlar Adnan Polat ve arkadaşları için çalıyor. Mart 2012 kongresi uzak gibi görünse de uzaklar kısa bir süre içinde yakın olabilir...

Bu yazı 15 Kasım 2010'da Goal.com Türkiye için yazılmıştır...

Hagi & Tugay

Benim gibi futbola aklının ermesi 90'ların ortasını bulan birinin söylemesinin hükmü ne kadardır, bilmiyorum ama sanırım Galatasaray tarihinin en kötü dönemlerinden birinden geçmekteyiz. Teknik heyeti bir kenara yazıyorum tekrardan ama başkanından futbolcusuna, stad sorumlusuna hatta taraftarına kadar herkesin birden iflasın eşiğine geldiği bir dönem benim hafızamda yok. Her şeye rağmen saha içinde bir şeyler görmek istediğimizdeyse her açıdan kalitesizliğin aktığı, iki-üç ne olduğunu bildiğimiz oyuncunun da o potada eridiğini görüyoruz. Rijkaard'ın da 31 ağustostan itibaren yapabileceği bir şey yoktu, Hagi'nin de yok. Tugay'la birlikte lisans çıkarıp orta sahada iki pas yapabilmek dışında...

Konu fazlasıyla derin ve maç analizi yapmak büyük resmi görmek için yeterli değil. Bir şeyler karalama vakti geldi, geçiyor...

Hiddink'in Aslanları'na Doğru

Guus Hiddink'in uluslararası tecrübesi olan oyunculardan faydalanma fikrini esneteceği Azerbaycan maçı sonrası düzenlediği basın toplantısında belli olmuştu ancak bu değişkliğin ne çapta bir şey olacağı merak konusuydu. Bence Hollanda maçı kadrosu hâlâ net bir şey ortaya koymamakla birlikte önemli ipuçları da vermiyor değil.

Süper Lig'de gösterdikleri performansla bir adım öne çıkan rol oyuncularına sonunda sıra gelmiş: Yekta Kurtuluş, Gökhan Süzen ve Yiğit İncedemir. Yekta'nın çıkışı geçen sezona kadar uzanıyor, onu bilmeyen yok ama Gökhan ve Yiğit'in haklarının teslim edilmesi hoş olmuş. Özellikle sol bekte bu kadar kıtlık çeken bir memlekette Gökhan gibi ayağı düzgün kaç tane sol bek var ki? Süper Lig'de yıllardır forma giyen, hemen her şeyi ortalama üstünde yapabilen bir adam. Yiğit ise kazma olmadan da diri ve enerjili bir orta saha oyuncusu olunabileceğini ispatlayan performansıyla burayı hak ediyor.

Bu oyuncuların dışında orta vadeli düşünülen Orhan Gülle, Mehmet Ekici, Batuhan Karadeniz gibi isimler var ki Orhan tercihini beklediğimi birkaç kişiyle paylaşmıştım. Beşiktaş'ın nasıl bıraktığına, diğer İstanbulluların nasıl sulanmadığına hayret ettiğim bir adamdı. Bu kadar kısa sürede Hiddink'in bu potansiyeli sezmesi ise önemli. Nijerya'da çeyrek final gören U-17'lerden A milli takım gören ilk oyuncu olduğunu da not düşüyoruz. Mehmet Ekici'nin Tolgay Ali Arslan'la milli bazda takası da Türkiye'ye yarayacaktır bence. Serdar Kesimal ve Ersan Adem Gülüm, çaylak kontenjanından değil, performanslarıyla burayı hak ediyor zaten. Milli takımın vazgeçilmezleri olurlarsa şaşırmamak lazım.

A takım kadrosunun tamamı ise şöyle:

Kaleciler: Volkan Demirel (Fenerbahçe), Onur Recep Kıvrak (Trabzonspor), Ufuk Ceylan (Galatasaray)
Savunma Oyuncuları: Gökhan Gönül (Fenerbahçe), Sabri Sarıoğlu, Servet Çetin (Galatasaray), Serdar Kesimal (Kayserispor), İbrahim Öztürk (Bursaspor), Ersan Adem Gülüm, İsmail Köybaşı (Beşiktaş), Gökhan Süzen (İstanbul Büyükşehir Belediyespor)
Orta Saha Oyuncuları: Hamit Altıntop (Bayern Münih), Yekta Kurtuluş (Kasımpaşa), Selçuk İnan (Trabzonspor), Yiğit İncedemir (Manisaspor), Orhan Gülle (Gaziantepspor), Nuri Şahin (Borussia Dortmund), Mehmet Ekici (1.FC Nurnberg), İbrahim Akın (İstanbul Büyükşehir Belediyespor), Engin Baytar (Trabzonspor)
Hücum Oyuncuları: Batuhan Karadeniz (Eskişehirspor), Burak Yılmaz (Trabzonspor), Umut Bulut (Trabzonspor), Kazım Kazım (Fenerbahçe)


Ümit milliler ve A2 takımında da ilgi çekici tercihler var, onlara da fırsat buldukça değiniriz. A2 Milli Takımı maç yapmayacak ancak U-21 düzeyinde bir İtalya-Türkiye kapışması izleyeceğiz. Olur da ıskalamazsam bu maçı da değerlendiririz blogda.

Oğuzhan Özyakup'un Türkiye Yolu

Hiddink'in İngiltere gezisi malum. Hollandalı, milli takımda oynama ihtimali bulunan Gökhan Töre, Oğuzhan Özyakup, Nadir Çiftçi, Yılmaz Aksoy ve Jem Paul Karacan için görüşmelere gitti. Bu gezi orta vadede Türkiye Milli Takımı'nı şekillendirecek, yeni bir yaklaşımın habercisi.

Blog arşivinde görüleceği üzere Mesut Özil'in, daha önce de Serkan, Yasin, Ömer gibi diğer oyuncuların tercihlerini irdelerken bu yaklaşım probleminin altını sıkça çizmiştik. Bu perşembe Taraf'a yazdığım yazı da bu konuyla ilgiliydi. Hiddink, federasyon için önemli bir güvence ve dayanak noktası oluşturunca belli ki bu konuda da yeni bir strateji oluşturulmuş ve bu yönde önemli hamleler geliyor. Mehmet Ekici'nin ikna edilmesinin ardından İngiltere'ye yapılan gezi ise bu hamlenin en önemli ayağı.


Neden en önemli çünkü Türkiye'ye sınıf atlatma potansiyeli olan iki isim var orada. Birisi Gökhan Töre, diğeri Oğuzhan Özyakup. Gökhan, Almanya'nın ısrarlarına karşın Türkiye forması giyecek gibi gözüküyor. Onun durumunu da ayrıca irdelemek lazım gerçi. Şimdilerde Hollanda U-19 takımının kaptanlığını yapan Oğuzhan'ın Mesut Özil'in tercihi sonrası Fatih Terim'e yaptığı gider ise hâlâ akıllarda. Milli takımın hücum hattını üstlerine kurabilecek kadar değerli olan bu ikiliyi ikna etmek fazlasıyla kritik.

Guus Hiddink de Hollanda'dan zaten aşina olduğu bu yeteneği Türkiye'ye kazandırmak adına bir yıl çizmiş. Arsenal altyapısını takip etmek için en değerli kaynak olan Young Guns'ta konuyla ilgili iki haber yer aldı. Oğuzhan'la görüşen Hiddink hocamız önünde Fabregas, Rosicky yetmezmiş gibi Wilshere, Ramsey'nin de dahil olduğu bir rotasyon olan 18 yaşındaki Oğuzhan'ı PSV'ye getirmek istiyor. Orada kendisinin gelişimini yakından takip edecek olan Hollandalı, Oğuzhan'ı Türkiye'ye hazırlayacak.

Oğuzhan ise bu ziyaretin herhangi bir anlam ifade etmediğini ve henüz bir seçim yapmadığını söylemiş. Öncelikle Arsenal'deki geleceğinin ne olacağını belirlemek isteyen Oğuzhan'ın sözleşmesi 2011 yazında sona erecek. Blogun eski haberlerine göre Wenger'in çok beğenmesine karşın A takım imkanı sunamadığı yeteneğin taliplileri arasında Türk takımları da var. Bu hikayenin devamına önümüzdeki dönemlerde göz atarız beraber...

Trabzonspor 2-0 Galatasaray || Bazen...

Galatasaray'a Hagi elinin değdiğini görebilmek için kahin olmaya gerek yok. Hagi'nin geldiği ilk gün kadrodan elinden gelen verimi almaya çalışacağını, daha bütünleşik bir savunma yapmaya çalışacağını ve 0-0'ın üzerine bir satranç oyuncusu gibi hamlelerini planlayacağını biliyorduk. Hagi'nin bilmediğiyse elindeki bazı oyuncuların birer saatli bomba olması ve her an bütün sistemi çökertecek cinsten işler yapabilmesi.

Nisan ayında Galatasaray'a havlu attıran maçlardan biri olan Trabzon deplasmanını yakan Emre Güngör bugün kadroda yok ama Servet Çetin'in yaptığı hata da ondan aşağı kalır yanı yok. Ee, Hagi hocam. İstediğin kadar doğru bir maç planı kur, maçı son bölüme kadar gol yemeden getirip üreteceğin ilk net pozisyonda skoru almayı planla ama elde oynatmaya mecbur olduğun stoper belki de Servet'i büyük bir tehdit haline getiren o lanet özgüveni gelir, senin planlarını buruşturup çöpe atar. Doğruları yapmak işte o an çok da önemli değil.

Şu Galatasaray yapısından bir çözüm üretip zirveye oynama yolu bence yok. En azından ben takımın omurgasını oluşturması gereken 5-6 yerli oyuncunun bu kalibrede olduğuna inanmıyorum ve bu hastalıklı yapı düzelmeden de istikrarlı bir başarının hayal olduğunu düşünmekteyim. Bu görüşüm sabit olmakla birlikte eldeki malzemeyle en uygun yemeği yapmaya çalışmak her zaman gerekli ve Hagi de bunun için elinden geleni yapıyor. Bence ligin en homojen ve yeterli kadrolarının başını çeken Trabzonspor'la deplasmanda oynayacak takım da buydu, daha iyisi de şu şartlarda olamazdı.

Futbol oyun disiplinine sahip her takıma en az bir gol şansı tanır, dakikalar ilerledikçe de Galatasaray'a bu fırsatın geleceği belliydi. Servet Trabzonspor'a golü hediye etti, Pino o gelen pozisyonu kötü bir ıskayla harcadı. Benim için maçın tek değişkeni bu. Bazen denk geçen maçlar kaybedilir ama Galatasaray'ın konumu bir "bazen"i kaldırmayacak kadar kırılgan. Sezona mantıksal açıdan nokta koyuldu belki de, en azından aklım fikrim şu takımdan UEFA Avrupa Ligi bileti dışında bir talepte bulunmanın hayalperestlik olduğunu söylüyor. Hagi iyi bir teknik adam ama Arda'sı ve Baros'u olmayan bu malzemeden çıkan yemek bu. Papazın da pilava karnı toktu bugün. Olmadı. Trabzonspor'u aslında durdurmuş olmak, pozisyon vermemek Galatasaray'ın yapabileceği tek şeydi. Yoksa yapacak bir şey de yok.

Trabzonspor'a gelirsek... Şenol Güneş gibi bir taktisyenleri ve fazlasıyla yeterli bir kadroları var. Bugün Selçuk ve Colman'ın yarattığı farkı Galatasaray'da yaratmanın mümkün olmadığını bilmek benim için acı verici ama Trabzon için iyi haber. Stoper rotasyonunda defoları var ve belki Selçuk-Colman ikilisini üçleyecek ve arkalarını süpürecek bir oyuncu eksikliği çekiyorlar ama şu halde dahi Türkiye'nin en iyi takımlarından biriler. Şenol Güneş'e yatırım yapmak onlara çok şey kazandırır. Kısır çekişmelerle bu tip adamların paçalarından çok çekildiğini gördüm ama şu oturmuş kadroyu şekillendirmesine izin verilirse ortaya daha iyi bir takım çıkacaktır kesinlikle. Şenol hocayı severim, yolu açık olsun...

Benim için keyifsiz bir maç sonu oldu ama bari ana fotoğraf keyifli bir şeyler olsun dedim. Hagi güzel adam...

Pragmatizm'in Zaferi: Antalyaspor

Geçen sene Mile Jedinak üstünden bir Antalyaspor güzellemesi yazmıştık ama Mehmet Özdilek ve öğrencileri, bu sene Türkiye Ligi kimliğine cuk oturan oyun felsefesiyle denklerinin çok önüne geçmeyi biliyor ve kulübün kısıtlı imkanlarını harika kulanıyorlar. Tercih edilen bu pragmatist yol, Antalyaspor'a da yeni bir kimlik kazandırma yolunda.

Antipatikliğiyle nam salmış Ömer ve Yalçın'ı bir kenara yazmakla beraber mevcut rotasyondaki her oyuncunun eski kulübünde iş gören birer rotasyon parçasıyken Antalya'da birbiriyle tam uyum gösteren bir takımı oluşturdular. Tam tanımını kafamda oluşturamadığım ancak gördüğüm zaman "Bu tam Antalyaspor oyuncusu" diyebileceğim bir fikir oluşturuyorlar kafamda. Necati Ateş, Kerem Şeras, Yenal Tuncer, Uğur İnceman, yabancı olarak Tita... Hepsi hemen hemen aynı mantığa işaret ediyor gibiler. Fiziksel yeterliliğini sağlayan ve kendi pozisyonunun gereklerini yerine getirebilen adamlarla çalışıyorlar ve  öyle ya da böyle sonuç almasını biliyorlar.

Son iki haftada Galatasaray ve Bursaspor'dan sadece bir puan almış olabilirler. Hatta ligin ilerleyen haftalarında düşüşe de geçebilirler ancak kendi içinde bir tutarlılık sağladıkları kesin. Bence Türkiye Ligi' nde kendi kimliğini, kişiliğini oluşturamayan, birbirinin kopyası, çapsız kulüplerden ziyade orta ya da uzun vadede çok bir şey vadetmese de Antalyaspor gibi ekipleri fazlasıyla tercih ederim. Antalya'da otursaydım bu takımın her maçına giderdim en azından. Bana bu desteği hak ettiklerini hissettiriyorlar.

Son olarak, yine dayanamayacağım ama Musa Nizam'ın da henüz 20 yaşında tecrübeli bir savunma oyuncusu kıvamına geldiğini, savunma rotasyonuna adam isteyenlerin listesine alması gereken bir adam olduğunu söylemeden geçmeyeyim.

Beyzbol'un Tsubasa'sı: Cross Game

Zamanında üç yazıdan birinde dile getirip bir fenomen haline getirdiğim özür faslını geçersek birkaç haftadır blogu nadasa bırakmamın tek sebebi yoğunluk, iş değil. Günlüğümüzü boş kalmasına neden olan bu muazzam animedir. 50 bölümden oluşan bu güzide eser benim izlediğim birçok animede olduğu gibi Noat Samisa'nın asistiyle geldi ama hem bloga itiraf babında not düşmek, hem de size tavsiye etmek için yazıyorum. Evet.

En aşağıdaki linkten göz atabileceğiniz ilk bölümde beşinci sınıfa giden iki, dördüncü sınıfa giden bir ana karakter göreceksiniz. Kitamura Kou, Wakaba Tsukishima ve Aoba Tsukishima. Kou'ya sırılsıklam aşık, çok bilmiş bir kız olan Wakaba'nın Kou'yu kız arkadaşıymışçasına çekip çevirmesini görüyoruz. Çocukluğundan beri biricik ablasını elinden alan bu velede uyuz olan Aoba'yı ise genelde Kou'nun kafasını kırarken görüyoruz ancak animeye konusu veren bir şekilde bunu beyzbol topu kullanarak yapıyor.

Harika bir fırlatıcı olan ve beyzbol topuna bir uzvu muamelesi yapan bu küçük kızın ablası ve Kou'yla kurduğu ilişkiyi anlatan ilk bölümün sonunda bu 20 dakikayı hafızalarınıza kazıyacak bir olay yaşanıyor ve çok iyi bir yüzücü olan Wakaba, gittiği kampta nehre düşen kendinden küçük bir arkadaşını kurtarmaya çalışırken boğularak ölüyor. İlk bölümde ölen bir karakterin 50 bölüm boyunca hikaye üzerinde etkin olması bu animeyi farklı kılan en önemli unsur.

Bana beyzbolu sevdiren, karakterleri bir kardeşim, zaman zaman kendimmişçesine hissettiren bu animeyi izleyin, izlettirin arkadaşlar. İndirmek isteyenlere de Animetake.com linkini vereyim. Online izlemek isteyenler için de link aşağıda.

Kupa Görünümlü Fiyasko

UEFA'nın her kriterine uyuyormuşuz gibi atlayıp kupaya monte ettiğimiz beşli grup ucubesi tekrar hortladı. Bence Avrupa Kupaları tarihinin en anlamsız formatlarından biri olan bu beşli gruplarda birçok defo bulunduğunu, hem son maçlara girilirken iddiasını yitirmiş ekiplerin fazlalılığı, hem de deplasman sistemi bulunmadığından fikstürün fazlaca etkili olması UEFA'yı bu uygulamadan kısa sürede vazgeçirdi ama... Bizde amaç üç-dört takıma lig esnasında külfet çıkarmamak, yabancılar dinlenirken devre arasında  bu angaryayı şipşak halletmek olunca beşli gruplar da uygulamada kalıyor haliyle. Bana kalırsa baştan aşağıya fiyasko...

A Grubu - Beypazari Sekerspor / Denizlispor / Gaziantepspor / MP Antalyaspor / Galatasaray

Galatasaray için bu sezonki kupa fazlasıyla önemli çünkü ligdeki gidişat bir Avrupa kupası pozisyonunu garantilemek için yeterli gözükmüyor. Kupa da bu konudaki en kestirme ve net çözüm. Gruplardan kazasız belasız çıktıktan sonra geçilecek iki tur en azından UEFA Avrupa Ligi biletini cebe koymak anlamına gelecek. Gaziantep ve Antalya, Süper Lig kontenjanından gelen ekipler. Büyük arıza çıkaracaklarını düşünmüyorum. Bank Asya'dan gelen Denizlispor ise izlemesi keyifli bir takım, iç sahada oynanır umarım.

B Grubu - Konya Torku Şekerspor / Gaziantep BŞB. / Manisaspor / Beşiktaş / Trabzonspor

Açık ara en zorlu grup. Beşiktaş, Trabzon eşleşmesinin yanına bir de Manisa'yı yazıyoruz. Senelerdir Beşiktaş'ın etrafında dolanan iki takım olan Gaziantep BB ve Konya Şeker, geleneği bozmadı. Cafercan Aksu, bir kez daha kupa sahnesinde Beşiktaş'ın karşısına çıkıyor olması da bir başka ilginç nokta.

C Grubu - Yeni Malatyaspor / Bucaspor / MKE Ankaragücü / Gençlerbirliği / Fenerbahçe

Dört Süper Lig takımının bulunduğu tek grup. Özellikle Fenerbahçe'nin aradan sıyrılacağını öngörürsek ikincilik için en büyük mücadelenin yaşanacağı grup olacak gibi. Ankara takımlarından birisi tur vizesi alacak gibi duruyor. Yeni Malatya da bizlere bir nostalji yaşatacak gibi.

D Grubu - Kırıkhanspor / Karşıyaka / Kasımpaşa / İstanbul BŞB. / Bursaspor

İlk bakışta en kolay grup gibi gözükse de tribün husumetlerini bir araya getirme konusunda daha iyisi olamazdı gibi. Karşıyaka, Kasımpaşa, Bursa. Öte yandan Avrupa kupalarına adım atmak için kupaya en çok önem veren takımlardan birisi olan İstanbul BB. Kırıkhan yerine bir de Bandırma olsaydı tadından yenmezdi...

Top Beş A2 Ligi Yeteneği

A2 Ligi 1.Grup'ta 11.hafta maçları geride kaldı, canlı izlediğim maç sayısı da yedi-sekizi geçmiştir. Henüz izleme fırsatı bulamadığım Bursaspor, MP Antalyaspor gibi takımları da not düşerek dikkatimi çeken beş oyuncuyu derleyeyim dedim.

Cenk Şahin (İstanbul BB): Onu ilk olarak Florya'da üç numaralı formasıyla izleyip kim diye merak etmiştim. Sol bekten ileri çıkışları çok iyiydi ve top da ayağına fazlasıyla yakışıyordu. Biraz araştırdığımda sol açık orijinli olduğunu, Zonguldak'tan geldiğinden beri hem U-17'de, hem de A2 Ligi'nde sol bek oynuyormuş. Messi diyorlarmış ona da. Son olarak sol açık oynadığı Eskişehirspor maçında da kaleciyle topun arasına girip bir de gol attı. 94 doğumlu Cenk, gelişime açık duruyor, yetenekleri onu sol açığa yönlendirse de sol bek olarak görevlerini yerine getirmeyi öğrenebilirse orta vadede milli takımın sol bekine dönüşebilir.


Ali Kuçik (Beşiktaş):
A2 Ligi maçları genelde orta sahada kör dövüşü şeklinde geçer. Bu ezberi bozan ender takımlardan olan Beşiktaş'ın en göze batan adamı 19 yaşındaki Ali Kuçik. Arkadaşlarıyla iletişimi muazzam, top tekniği, sürat ve oyun zekasını bir arada bulunduran, saf bir yetenek. Zaten Bernd Schuster de bu yeteneğin farkında ki Porto maçının son döneminde de olsa ona şans verdi. Bana göre A2 Ligi'nin bölgesindeki en iyisi. Eli kulağında...


Beykan Şimşek (Fenerbahçe): A2 Ligi'nin bence en dikkat çekici oyuncularından. Henüz 15 yaşında olmasına karşın sarı-lacivertlilerde 9 numaralı formayı sırtına geçirmiş. O yaşta altı ayın bile önemi büyükken o kendinden dört-beş yaş büyük stoperlerle boğuşuyor. Canlı izlediğim iki maçta fark yaratabildiğini söylemem zor ama sırıtmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Kendisiyle röportaj yapma imkanı da buldum, özgüveni yüksek bir oyuncu lakin bu konuda detaylara inmek için bir ay kadar beklemek gerekecek. Tap sikrıt!

Abdullah Cemal Küçükyılmaz (Eskişehirspor): Biraz fikstürün de yardımıyla üç maç üst üste seyretme şansı buldum Eskişehirspor'u. Neredeyse tüm tehlikeleri duran toplar üzerinden geliyor ve bu tehlikeleri yaratan isim ise 10 numaralı forvetleri Cemal. Cepheden kaleyi gören duran toplarda sağ ayağını müthiş kullanıyor. Hoojdonk'tan beri bu topraklarda gördüğüm en iyi duran top kullanıcısı desem yalan söylemiş olmam. Sağ ayağının içiyle Beşiktaş'a attığı golün aynısını Belediye filelerine de bırakmıştı. Fenerbahçe karşısında da ilk golü getiren ortayı yapıp ikinci gole imzasını attı. 1991 doğumlu oyuncunun milli şecerisinin boş olmasına şaşırdım.

Cem Sultan (Galatasaray): Sezon başında ayağından ufak bir sakatlığı vardı ancak derbi sonrası geri döndüğünden beri rakip fileleri boş geçmiyor neredeyse. Bu hafta da Antalya ağlarına iki gol bıraktı. 33 maçta 77 gol attığı sezondan beri ondan efsanevi bir golcüye dönüşmesini bekleyenler 19 yaşındaki golcüden ümidini kesse de bunun bir beklenti yönetimi problemi olduğu aşikâr. Birkaç sezondur yaşadığı ağır sakatlıklar gelişimini baltalamış olsa da bence hâlâ A takıma yükselme şansı bulunan iki-üç oyuncudan birisi. Tugay Kerimoğlu'nun üst yapıya geçmesiyle birlikte yaşanacak gelişmeleri izlemek lâzım...

Son 10 Yılın Türkiye Ligi Dereceleri

Dünkü Premier Lig postuna iliştirdiğim "Keşke TSL için de olsa" dileğine birçok geri dönüş olmuş, Herkese tek tek teşekkür ederim. Hem Twitter, hem blog aleminin tanınan isimlerinden Ata İsmet Özçelik, böyle güzel bir çalışma yapmış, harika da olmuş. Ayrıca üşenmeyip yardımlarını esirgemeyen Ozan Taylan Uzel ve Eren Ünal'ın ismini de anmak isterim.

İlk bakışta üç büyükler kavramı Türkiye için diğer ülkelere göre daha güçlü bir simge olsa da özellikle son iki yılda bu imajın giderek yıprandığını görmemek mümkün değil. Trabzonspor'u hiç saymasak bile iki yıldır ilk ikiye bir Anadolu takımının girmesi lig karakteriyle ilgili önemli ipuçları veriyor. Bugünkü puan tablosuna bakıldığında da ilk üç sırayı Bursaspor, Trabzonspor ve Kayserispor'un baya da bir puan farkıyla kapatmış olması boş bir veri değil. Elbette sonuna kadar böyle gitmeyeceği aşikar da olsa üç büyüklerden en az ikisinin Şampiyonlar Ligi dışında kalacağını, birisinin Avrupa kupaları dışında kalma ihtimalinin bulunduğunu da atlamamız gerekiyor.

Bütçelerini gün geçtikçe büyütseler de altlarındaki zemin eskisi kadar sağlam olmayan İstanbul ahalisinden bir karşı tepki gelmeli ki bu sürecin kısa vadede bir anlamı olmasa da orta ve uzun vadede çok şeyi değiştireceğine inanıyorum...

Son 10 Yılın Premier Lig Dereceleri

İngiltere Premier Ligi'ndeki kalburüstü takımların son 10 yıldaki derecelerini tablo haline getirmiş The Best Eleven. Hoş bir çalışma. Manchester United'ın sürekli ilk içinde yer alması, Chelsea'nin Mourinho sonrası yükselişi ve Arsenal'in üçüncülüğe sabitlenmesi bilinen şeyler fakat Moyes'un Everton'ı hep beşinci oluyormuş gibi geliyordu bana. Sandığım kadar istikrarlı bir çizgi bulamayınca şaşırdım. Algıda seçicilik olsa gerek...

Aslında bunun Türkiye Ligi versiyonunu yapmak isterdim ama o görsel tasarım becerisine sahip değilim. Elimde bir Türkiye Futbol Federasyonu yıllığı var ama tarayıcı çalışmadığı için onu da tarayamadım. İçerik üretiyoruz da Türkiye ligleriyle ilgili şöyle grafik çizecek bir adama hakikaten minnettar kalırdım kendim adıma...

Tugay Kerimoğlu Görevinde Kalıyor

Araya bir ton ıvır zıvır girdi ama söyleme fırsatı olmadı. Hagi'nin imza töreninin ardından Tugay Kerimoğlu'na sinsice yaklaşıp altyapıdaki görevine devam edip etmeyeceğini sordum. O da altyapı sorumlusu olarak devam edeceğini söyledi. Gazetenin satır aralarına yazmıştım ama genel olarak bu tip bir haber görmedim. Belki farketmeyip merak edenler olur. Özellikle Altyapı-A takım koordinasyonu konusunda bence çok önemli bir detay bu fakat Hagi'nin basın toplantısında söylediği bir şey var ki o da "Öncelikle bugüne bakmak zorundayız." Ben bunu A2 takımdan üst tarafa geçişin devre arasına kadar sınırlı olacağı şeklinde yorumluyorum.

Bir de şu özel haber, çok özel haber, pisilaynın izni olmadan kullanılamaz!!! gibi şeyler yazmak istemişimdir hep, çok heyecanlandım! Kısacası Tugay hoca, altyapının da başında...

Fenerbahçe 0-0 Galatasaray || Top Oynayanın...

Kadıköy'de şartlar çoğu zaman normal değildir, doğru. Hakemlerin ev sahibi lehine kantarın topuzunu kaçırdıkları da olur, o da doğru lakin son 10 yılda çıkmış iki 0-0'ı üst üste koyunca skorundan bağımsız da olsa oyunun kendine tutunan Galatasaray'ın iş yaptığını görüyoruz. Fenerbahçe maçına Avrupa deplasmanı gözüyle bakmalıyız diye hep söylemişimdir ama bugüne kadar Kadıköy'de gördüğüm en verimli ve aklı başında Galatasaray'ı izledik bugün. Saraçoğlu büyüsü, onlar, bunlar... Hepsi bir süre sonra gevşiyor. İlk yarım saati atlatınca rakibin o gereksiz özgüveni de kayboluyor. Maça sarı-kırmızı bakarsak görünen sevindirici bir sonuç olmanın yanında Kadıköy'e özel maç psikolojisinin de ancak saha içinden geçen çözümlerle aşılabileceğini göstermiştir. Benim adıma günün en önemli tespiti budur.


Saha içine dönelim öyleyse. Üç haftadır takır takır işleyen, bir ton pozisyon bulan Fenerbahçe'nin pas bağlantılarını kesen ve kendi hücum planını sahaya yansıtan Galatasaray'ın düzenine ve 11'ine Pino etkisiyle sürpriz gözüyle bakılabilir ilk bakışta ama sahaya dizildiğinde aslında 2005'te Ayhan-Ergün-Conceciao üçlüsünü temel alan takıma ne kadar yakın olduğunu gördük. Sağdaki Elano'nun bir adım önde olduğu kompak bir dörtlü ve topu sağa atıp Elano'nun top tutma becerisi ve oyunu en doğru şekilde okuyup doğru arkadaşını bulabilmesinden faydalanan, pragmatik bir hücum deneyi. Elano'yu tam hayalimdeki gibi sağdan oyun kuran, driplingleriyle değil topu tutuşuyla takıma faydalı olan bir şekilde kurgulamış Hagi. Maç sonu açıklamalarına da birazdan değineceğim ama orada yaptığı "Elano'dan daha çok faydalanacağız" sözleri daha gelir gelmez kafasında bir şeylerin olduğunu ve Elano'nun kafasındaki oyunda var olduğunu gösteriyor. Hagi'm, Hagi hoca nidaları arasında sormak istediğim sorunun temelinde de bu yatıyordu zaten.

En öndeki Pino da stoperlerle birebir fizik mücadelesine girişmediği her pozisyonda yüzünü kaleye dönüp uygun olan her yerden şut denedi ki bu bencilliğinden değil muhtemelen Hagi'nin ona verdiği talimatlardan ötürüydü. Lakin hepsinden önemlisi bir kritik top kaybı yapsa da Lorik Cana'nın vazgeçmeyen, rakibini kovalayan ve bozan oyununun Hagi'nin sistemine cuk diye oturduğu gerçeği var. Cana bu takımda daha çok iş yapacak ve iki ayda adamı asan otoritelere sözlerini kısa sürede yedirecek. Bunu göreceğiz.

Her şeye rağmen sonuç 0-0, bu ne şiddet bu ne celal diyen olabilir ama seriden bağımsız olarak oyunun kontrolünü ve maçı kaybeden Fenerbahçe'dir. Bunu Fenerbahçeli arkadaşlarla da konuştuk. İlk başta da dediğim gibi oyunu bozan olma karakteri özellikle iç sahadaki derbilerde Fenerbahçe'ye hücumda bir maden bırakıyordu ama Aykut Kocaman'ın bu takımı o takım değil. Mehmet Topuz'la hücuma varyasyon katabilmek, orta sahayı hücum çeşitlemesi adına iki gömlek yukarı çekmek adına çok doğru ve bence çok gerekli hamleler lakin soldan Ayhan destekli Sarp-Ayhan-Cana gibi kompakt bir yapı (en azından bu maçlık) karşısında insiyatifi kaybedince Topuz'un hücum melekeleri hükmünü yitiriyor. O çok dalga geçilen Selçuk Şahin, bugünkü Fenerbahçe'yi bambaşka bir hale getirebilirdi mesela. Biraz kazmaya övgü gibi oldu ama demek istediğim oyunun kontrolünü rakibe vermeyecek iradeyi ortaya koyabilmek. Bence bu eksikti. Galatasaray'ın hücumları orta ölçekli tehlike sınırını geçemeyecekti, bunu biliyorduk ama Fenerbahçe bu imkanı Galatasaray'a verdi. Aynı insiyatif Fenerbahçe'de olsa muhtemelen bugün başka bir Kadıköy mucizesini konuşuyor olurduk.

Son olarak şunu söyleyeyim. Bazen öyle bir an izlersiniz ki bu anda yapılacak bir hareket, verilecek bir karar, atılacak bir pas veya gol o oyuncunun kariyerini çizer. Sanki Emre Çolak, Galatasaray'ın makus talihini yenmesini sağlayacak o gol pozisyonu ayağına kadar geldiğinde, kale de kabak gibi önündeyken cılız bir vuruş yaparak üstüne kariyer inşaa edebileceği o anı kaçırdı. Emre Çolak adını bundan beş sene sonra yeni nesil Cafercan olarak anacaksak hatırlayacağım an bu olacak.

Maç sonuna gelirsek, Hagi'nin ayağı yere basan ancak Galatasaray'da olduğunu hissettiren açıklamaları muazzam. 2005'te sivridilliliğinden çok çekmişti, bu sefer geldiğinden bu yana harika konuşmalar yapıyor. Elano vurgusunu ayrıca taktiksel olarak ayrıca yorumlamak lazım, onu da ayrı bir yazıya bırakalım.

Kadıköy'den puanla dönmek ne olursa olsun güzel, Galatasaray kalesi ablukaya da alınsa muhtemelen belli bir kırılma yaratacaktı ancak Hagi'nin Galatasarayının ilk sınavda yaptığının basit bir nüans olduğuna inanmıyorum. Ben sahada bir bilinç, bir futbol aklı gördüm ve altın çağ sonrası çalışan hocalar arasında (Skibbe'yle birlikte) bu takıma en çok şey katan adam olan Hagi'nin etkisini takımın üstünde hissettim. Benim için önemli olan budur. Hoşgeldin...

Bugün itibariyle Galatasaray 13 puanlı, liderin 10 puan gerisinde bir takımdır ve Kadıköy'de yaratılan kısa vadeli sinerjinin iş görmesi için kalan sekiz haftada Galatasaray puan kaybı limiti sınırlı.

31.10.10     Galatasaray     -     Antalyaspor
7.11.10        Trabzonspor     -     Galatasaray
14.11.10     Galatasaray     -     Manisaspor
21.11.10     Kayserispor     -     Galatasaray
28.11.10     Galatasaray     -     Besiktas
5.12.10        Kasimpasa SK     -     Galatasaray
12.12.10     Galatasaray     -     Genclerbirligi
19.12.10     Konyaspor     -     Galatasaray

Devre arsına kadar fikstür bu ve özellikle zirve yarışındaki rakipler olan Trabzonspor, Kayserispor ve Beşiktaş maçları müthiş önem taşıyor. Kayseri ve Trabzon deplasmanlarından dört, Beşiktaş maçından ise üç puan çıkarmak gerekli ki ikinci yarı öncesi Galatasaray, bu takımlarla arasındaki farkı bir nebze eritip ikinci yarıya şampiyonluk ümitleriyle devam etsin. Kadıköy rüzgarı önemlidir ama bu rüzgarın yelkenleri dolduracağına emin olmak lazım. Yoksa Galatasaray'ı 6-0 yendikten sonra altıncı olan Fenerbahçe sendromunun çok daha ağırını yaşama ihtimali de hâlâ kapımızda duruyor. Üstelik skor da 0-0. Gelecek sezon için hâlâ bir hedef asılı duruyor olacak Saracoğlu'nda...