Şampiyonlar Ligi Gecesi #2

Bayram olmasının yanı sıra Şampiyonlar Ligi gecesi aynı zamanda sabah da söylediğim gibi. Fenerbahçe belki de bu sezonun en kritik maçına çıkıyor. Ülke puanı için de kritik aslında, Ukrayna ekibinden koparılacak her puan bizim için çok değerli. Akşam Fenerbahçe'ye başarılar, umarım Kadıköy'de gösterdikleri Avrupa performansını devam ettirirler bu maç.

E GRUBU
AaB Aalborg - Manchester United 21:45
Villarreal - Celtic 21:45

F GRUBU
Bayern Münih - Lyon 21:45
Fiorentina - Steaua Bükreş 21:45

G GRUBU
Fenerbahçe - Dinamo Kiev 21:45
Arsenal - FC Porto 21:45

H GRUBU
Zenit - Real Madrid 19:30
BATE - Juventus 21:45

Bayram

Herkesin Şeker/Ramazan bayramı kutlu olsun. Futbol dolu bir bayram olacak, umarım herkes mutlu geçirir bayramı.

*Şekerlerin sarı-kırmızı olması tamamen tesadüf, google'da adam gibi şeker bulamadım başka...

Ben Gordon ve Jason Williams

NBA Free Agent piyasasında oldukça talibi olacağını öngördüğüm adamlardan biriydi Ben Gordon, Josh Smith'le beraber. İkisine de çok ciddi bir talip çıkmamış olması şaşılacak şey.

Josh Smith yine de Memphis'in adet yerini bulsun maksadıyla önerdiği 5 yıllık 58 milyon dolarlık offer sheet'i Atlanta'nın karşılamasıyla qualifying offer'la oynamak yerine senelik 11 milyon+ bir kontrata imzasını atmıştı. Ancak görünen o ki yaz dönemi beklediği gibi hareketli geçmedi Ben Gordon'ın. Kendisiyle aynı durumdaki takım arkadaşı Luol Deng'e 6 yıllık 80 milyon dolar gibi beklenenin de ötesinde bir kontrat teklifi sunan Bulls'tan o da buna yakın bir kontrat istedi ama yönetimde pek karşılık bulamamışa benziyor.

Qualifying offer'a tamah etmek zorunda kaldı Ben Gordon, beklediği 10+ milyonluk kontratı ona verecek takım da görünür de yok. Bu sene 6.4 milyon dolar alacak ve seneye sınırsız serbest oyuncu olarak FA piyasasına dalış yapacağa benziyor. Bu sene "kariyer yılını" geçirirse şaşırmamak lazım, NBA kontratının son senesinde istatistik yapıp sonra yatışa geçen oyuncularla dolu.

Jason Williams ise muhteşem paslarıyla seyirciyi mest eden ama takıma doğru katkıyı bir türlü veremeyen bir oyuncuydu. Öğretmenin "Zeki ama çalışmıyor" denilen bir öğrenci gibiydi adeta. Clippers'tan L.A Times yazarı Lisa Dilman'a yapılan açıklamaya göre 33 yaşında kariyerine noktayı koymuş. Bunun için de herhangi bir sebep göstermemiş, tam Jason'a göre bir hareket.

Daha 1 ay önce Maccabi Tel Aviv'le görüştüğü konuşuluyordu, demekki olmamış. Yine de özellikli bir oyuncuydu J-Will, hiç beklemediğiniz bir anda abuk subuk bir pas çıkarıverirdi elinden. Onu böyle hatırlamak daha doğru olacak sanırım. Kariyer istatiktiklerine göz atmak isteyen olursa şurdan bakabilirler.

İyi, Kötü, Çirkin #3 || Sercan Yıldırım - Ömer Çatkıç - Yunus Yıldırım

Bu haftalarda golleri ikişer ikişer sıralayan iki oyuncu ligde, Sercan Yıldırım ve Milan Baros. Ancak Sercan Yıldırım'ın Milan Baros'tan farkı 5 Nisan 1990 doğumlu olması. Uzun yıllardır bu yaşta çıkış yapan bir forvet oyuncusu görememiştik Türkiye'de. Hatta 18 yaşında adından bu kadar söz ettiren bir forvet var mıydı daha önce, ondan bile emin değilim. Son vuruşlarının iyi olmasının yanında çok güçlü bir fiziği var. Yaşını da düşünürsek lig tecrübesi kazandıkça bu özelliklerini çok daha ileriye taşıyacağından şüphe yok. Milli takım radarına girebilir demiştim bir süre önce, bu formuyla Fatih Terim'in dikkatini daha bir fazla çektiği kesin.

Ayrıca kendisi fanatik bir Galatasaraylı, idolünün de Hakan Şükür olduğu söyleniyor. Her Galatasaraylı da onu görmek ister sanıyorum kadroda. Ama Bursaspor onu çok kolay bırakmayacaktır, ben olsam bırakmazdım. İki sene sonra milli takımın düzenli çağrılan bir oyuncusu olduğunda üç büyüklerin de üstünde teklifler gelebilir Avrupa'dan.

Haftanın kötüsü olarak Ömer Çatkıç'ı görüyorum. Sen bu adama taktın denebilir ama 87. dakikada bu kadar salakça gol yiyen bir kaleci olamaz. Kalesinden çıkıp 10 derecelik bir açıdan bacak arası gol yedi. Eğer kalesinde sağlam dursa Gökhan Ünal'ın o vuruşunun gol olması mümkün değildi, zaten açısı da oldukça dardı. Antalyaspor yine 2 gol attığı bir büyük maçtan 3-2 mağlup ayrıldı. Konyaspor maçında bir arkadaş "Keşke 2.yi yeseydik, 3-2 kazanırdık o zaman" diyordu, haklı!

Bu hafta yıldırım'lardan gidiyoruz, haftanın çirkini ise Yunus Yıldırım. Çirkin demek ne kadar doğru bilinmez ama teşbihte hata olmaz diyerek bağlamış olalım. Kendisinin hem Galatasaray'ın rakiplerinin hem de Galatasaray'ın canını yaktığı kesin. İkinci golde Baros'un rakibine yüklenmesi bariz faul ve bir çok kişi bunun maçın kopmasına neden olduğunu düşünüyor. Ben bu konuda zıt bir fikre sahip olsam da onları gayet iyi anlıyorum, öyle düşünülmesi doğaldır. Sadece uzun yıllardır izlediğim en etkili, zevk veren Galatasaray'ı kısır bir hakem tartışmasına kurban verdiği için Yunus Yıldırım'a selamlarımı yolluyorum. Ben tribünde "İşte Premier Lig bu!" diye bağırırken insanlara Galatasaray'ı hakem desteğiyle itilerek kazanan bir takım görüntüsüne ittiği için, herkesin futbol dolu bir haftasonu beklentisini boşa çıkardığı için...

Galatasaray 4-1 Konyaspor || Turuncu Devrim

Bugün arkadaşım sağolsun, maça gidemeyeceği için kombinesini bana verdi. Maçı Eski Açık'tan izledim. Havanın söylendiği gibi yağışlı olmaması maç öncesi tek istediğimdi. Yağmadı da allahtan.

Hava fırtınalı değildi ama Galatasaray öyleydi. Müthiş bir pas trafiği vardı, zaten çok geçmeden Milan Baros'un muhteşem golü geldi. Premier Lig'de atamadıklarını buraya saklamış olmalı, bu kadar net, isabetli, estetik bir vuruş yok. 90'a gol atmak diye buna derler. Hoş, eve geldiğimde Rıdvan Dilmen ağzından köpükler saçarak "ilk gol ofsayt, ikinci gol ofsayt, Konya çok çok kötü, Galatasaray iyi değil aslında ühü ühü" demekteydi. Ben ilk golde ofsayt göremedim, maç içerisinde de şüphelenen olmadı pozisyondan.

Ancak Galatasaray 1-0'lık skoru kolay kolay sürdüremez. Konyaspor kaleye gelememişken kornerdeki saçma sapan bir yerleşim hatasından anında golü yedik. Pozisyon vermeden gol yemek iyice adet oldu Galatasaray'da, adeta golü yaratıyor takım. Zaten yanımdaki arkadaşımla beraber kornerin gol olacağını konuşurken yememiz de ayrı bir olaydı. Şom ağızlı mıyız, yoksa takımı çok mu iyi tanıyoruz bilemedim.

Bu arada atlamamız gereken olay ise Galatasaray taraftarının Alpaslan Dikmen'e olan vedasıydı. İlk 5 dakika atkılar açıldı ve stadtan çıt çıkmadı. Cidden ortamdaki hüzün nasıl gösterilmesi gerekiyorsa öyle yapıldı. Çok etkileyiciydi. Daha sonra başlayan Alpaslan Dikmen tezahüratı da hoştu ancak 30 dakika boyunca söylemek sanki anlamını, vurgusunu biraz azaltmıştı. Takımın oyununu da etkilediğini düşünmeye başlamıştım ki sonunda üçlü yapıldı ve maça dönüldü. Kendisini bir kez daha saygıyla analım ve maça dönelim.

Konyaspor'un golünden sonra Galatasaray'ın hızı biraz kesilse de oyunun kontrolü Galatasaray'ın elinden hiç çıkmadı. Bu konuda tek aksayan oyuncu uzun bir aradan sonra ilk 11'de başlayan Mehmet Güven'di. Ondan daha iyi bir performans bekliyordum, özellikle pas trafiği olarak ama maalesef futboldan uzun süre ayrı kalmış bir oyuncu izlenimini vermekten öteye gidemedi.

İkinci yarı başında Michael Skibbe aksayan parça Mehmet Güven'i çıkarıp Volkan Yaman'ı oyuna alarak Hakan Balta'yı merkez orta saha pozisyonuna aldı. İkinci yarıya da çok iyi bir başlangıç yaptı takım. Zaten yine kısa süre içinde gol geldi. Kewell'ın ortasında Baros topu kafayla indirdi, Lincoln ise bitirici vuruşu yaptı. Gol Yeni Açık tarafında olduğu için maç içinde anlayamamıştım ama bu golde bir faul olduğu açık. Hakem keşke verseydi de Galatasaray'ın müthiş oyununa bu leke bulaşmamış olsaydı ama bu oyunun adı futbol, dün İspanya ligi hakemlerini de gördük.

Galatasaray öne geçmesine rağmen hızlı ve arzulu oyununu kesmedi. Özellikle Casio Lincoln cidden bir resital sundu tribündekilere. Konyaspor'un hücuma çıkma girişimlerinde kaptığı toplar ve attığı arapaslarla ne kadar üst düzey bir oyun kurucu olduğunu, formda olduğunda ne kalibrede bir oyuncu olduğunu gösterdi. Zaten 3. gol de anlattığım gibi kapılan topta verdiği müthiş bir arapasla geldi. Milan Baros hızlı ve top sürebilen bir oyuncu olduğunu bizlere tekrar gösterdi ve topu doğru yere taşıdıktan sonra uzak köşeye net bir vuruş yaptı. Rıdvan Dilmen'in taktığı bir diğer adam da Baros, 6 gol attı ama Nonda'dan iyi adam değil gibi bir şeyler zırvalıyordu en son, orda TV'yi kapattım zaten. Rıdvan psikolojisi bozuk olduğunda hiç çekilmiyor, bugün de o günlerden birindeydi.

Bundan sonrası zaten oyuncuların kendi arasında maçın tadını çıkarmasıyla geçti. Harry Kewell turuncu formayla gollerine devam ediyor. Turuncu formayla çıktığı hiçbir maçı boş geçmedi, bu da ilginç bir anektod olarak dursun kenarda.

Oyunu genel anlamda beğendim, defansif konsantrasyon problemi hariç. Bunu artık bir şekilde gidermek zorunda Galatasaray, kafadan bir gol yiyerek hiçbir ciddi maçta başarılı olamaz yoksa. Ne kadar kaliteli bir kadro olursa olsun. Bellinzona maçından sonra grup maçları için uzun bir ara var, bu süre içinde ilerleme kaydedilmeli.

4-2-3-1 takım kadrosuna oldukça iyi oturmuş görünüyor, özellikle öndeki dörtlü artık iyiden iyiye kendini belli ediyor. Kewell-Lincoln-Arda ve Baros. Bu oyuncular günden güne birbirlerine alışıyorlar ve bunu yaparken de takımı taşımaya devam ediyorlar. Arkalarında gördüğüm kadarıyla iki orta saha yer alacak. Bunlardan biri bu formunu devam ettirirse Ayhan Akman olur. Diğeri de Mehmet Topal ya da Linderoth'tan birisi olacak. Form durumu iyi olan oynar gibi. Defans dörtlüsü bugün oldukça başarılıydı, sağ bekte Hasan Şaş elinden geleni yaptı ama o bölgeyi gerçek anlamda doldurabilecek bir oyuncu şart. Serkan Kurtuluş'un gördüğüm kadarıyla en az bir 2-3 haftaya ihtiyacı var kondüsyon açığı için, Uğur Uçar ise ne zaman döneceği belli değil.

Son olarak hakeme değinmek istiyorum. Maçı canlı seyreden biri olarak gidişata etki ettiği hissine kapılmadım ama ikinci goldeki pozisyonda ciddi bir hatası var. Bunu dünkü Beşiktaş maçında verilmeyen gollerle birleştirip "Ulusoy istifa" çizgisine çekmek herkesin kolayına gelecektir ama doğruya doğru verdi diye bir insanı eleştirmenin yanlış olduğunu bir kez daha vurgulamak lazım. Hepinize iyi geceler...

Turkcell Süper Lig 08-09 Haritası

"Bill'in Spor Haritaları" sitesi sonunda TSL için de bir harita hazırlamış. Arşivimizde bulunsun...

Hoffenheim -Hull City - Grenoble #2

Blogu yeni açtığımda gözüme çarpan üç takımdı Hoffenheim, Hull City ve Grenoble. Hepsi ikinci ligden yeni çıkmıştı ve lige hatrı sayılır bir giriş yapmışlardı. Underdog'lara ezelden beri zaafım vardır, nerde olursa olsun peşlerinden giderim. O günden beri gözlerim üstünde aslında bu kulüplerin. Denk getirip hepsinin kazandığı bir hafta ikinci bir yazı yazmak niyetim vardı ama bu hafta bir fireyle de olsa yazmak gerek diye düşündüm.

Fireyi veren ise Hoffenheim oldu. Dün müthiş bir maç sonucunda geçtiğimiz hafta Bayern'e Allianz Arena'da 5 atıp büyük sükse yapan Werder Bremen'e 5-4 yenilmekten kurtulamadı. 4-1'den 4-4'e getirdikleri maçta Mesut Özil'in son golüne engel olamadılar. 4-1'den 4-4 olunca bize burdan ekmek çıkar mı umuduyla 5'i bekledim ama nafile. "10 kişi de olsa Bremen, Bremen'dir" oldu maçın manşeti.

Lige yeni çıkmış bir ekibe göre oldukça iyi bir performans sergiliyorlar. Aslında bize çok yabancı bir takım sayılmaz Hoffenheim. Takımın 10 numarası ve kaptanı Selim Teber zamanında Denizlispor'a gelip ligimizde tutunamamış bir oyuncu. -Bunu her seferinde yazıyorum ama hakikaten ilginç- Kaleci Ramazan Özcan ise Avusturya milli takımının kalesini koruyor. Yakında üç büyüklerin yerli kaleci ihtiyacı olursa kısa listelerine girecek oyuncuların başında görüyorum Ramazan'ı, yakındır "Ramazan aslan gibi, kaplan gibi, kartal gibi" haberleri.

Haftanın bombası Hull City'den geldi, hatta haftanın demek bile haksızlık olabilir. Arsenal'i deplasmanda 2-1 mağlup ettiler, hem de geriden gelerek. Duyduğuma göre müthiş bir maç olmuş, galibiyet golünü de BCC'ye göre Galatasaray'ın transfer döneminde teklifi götürdüğü Daniel Cousin atmış. Noat Samisa'yla bol bol konuşuruz İngiltere ligini, maçtan bir gün önce yazışırken Arsenal'in maçı farklı kazanacağından emindik. "Yok artık Arsene Wenger", "Play Station takımı oldular iyice" lafları havada uçuşuyordu ama günün sözü bunlardan ziyade "Bir underdog'un yüreğini asla küçümseme" oldu. Tamam bunu ben uydurdum ama böyle bir söz olsa bu olurdu sanıyorum.

Bu maçı ön plana çıkaran bir diğer detaysa ilk golü atanın Arsenal olması. Arsenal Emirates'te son bölümüne 1-0 önde girdiği maçta ligin çaylağına 2-1 yenilecek deseler çoğu kişi inanmazdı. Noat Porsmouth Hull'a 5 tane attığında "Rüya bitti, Hull City eşek şakasıyla uyandırıldı" demişti. Eşek şakasını yapan bu sefer Hull oldu. -Burdan giderimizi de yapmış olalım Noat'a. Zevkle takip ediyoruz-

Fransa underdog'ların memleketi olarak bilinir. Lyon imparatorluğundan önce ligden yeni çıkan takımlar ilk ikiye girerdi, şampiyon olan küme düşerdi. Böyle manyak bir yaşam tarzı vardı Fransa'nın, nerde o eski Fransa'lar! Geçen sene Nice bu ünvanı hakeden takımdı ancak sezon değişti, yeni underdog Grenoble.

Alt ligleri kurcalamayı sevmeme rağmen benim ilk defa bu sene gördüğüm bir takım Grenoble, kimdir necidir hiç bilmem. İki tane oyuncu say deseniz sayamam ama yine de yazılmayı hakediyorlar. Kayseri'den şansının da yardımıyla zorlanmadan çıkan Paris Saint-Germain'i deplasmanda 1-0'la geçip 13 puanla ligde 3. sıraya kuruldular. Bunu 7 haftada sadece 6 gol atarak yaptılar. Az gol atıp az yiyorlar. Bu serinin devamı gelir mi, onu zaman gösterecek...

İspanya Günlüğü: Real Betis - Real Madrid, Espanyol - Barcelona


Saat 21'de başlayan La Liga maratonu 01.05 'te sona erdi, Betis-Madrid, Espanyol-Barca maçlarını seyredenler büyük ihtimalle memnun ayrıldılar ekran başından.

Aslına bakarsanız yarım yamalak izlediğim üç maç daha var ama maçların kırılma noktalarını kaçırdığım için tatmin edici bir yazı yazamayacaktım sizlere. Dortmund-Stuttgart maçını açtığımda 2-0'dı skor, Le Mans-Marsilya maçında ise 1-0. Araya giren Sampdoria-Juventus maçıyla iyice çorba oldu. Zaten La Liga maçlarından sonra aklında ne kaldı derseniz Marsilya savunmasının taçtan yediği salakça golden başka bir şey söyleyemem sanıyorum. En iyisi biz İspanya'ya göz atalım.

Real Betis-Real Madrid maçına hızlı giren beklenildiği gibi Real Madrid oldu. İlk 15 dakika pozisyon üstüne pozisyon buldular desek yeri. Betis savunması cidden yol geçen hanı gibiydi. Nitekim bir süre sonra sol taraftan kullanılan kornerden gelen ortaya müthiş bir kafa vuran Heinze takımını öne geçirmeyi başardı. Ancak bu dakikadan sonra üç büyük sendromu diye tabir ettiğim şey Real Madrid'in başına geldi. Maçın bittiğini sandılar ve oyunu rölantiye aldılar. Ancak bu oyunun adı futbol, affı yok. İlk yarının sonlarına doğru gelişen pozisyonda bariz gol şansı varken Marcelo ceza sahasında rakibini itince hakem penaltıyı verdi. Hakem bir süre avantaj vermeye yeltense de Casillas'ın allahı var, o pozisyonda bile geçit vermedi. Penaltıyı da kurtardı aslında ama şans Sergio Garcia'dan yanaydı, tekrar önüne düşen topu ağlara yollamasını bildi.

Bu noktadan sonra Aurelio'ya bir parantez açmak istiyorum. Bugün ilk yarıda izlediğim Aurelio'nun Fenerbahçe'deki aktif oyununun aksine oldukça pasif bir role büründüğünü, Emana'nın arkasını toplayan adam rolünde sahada bulunduğunu gördüm. Bunun sebebinin Aurelio olduğunu pek sanmıyorum. Betis'in hocası Aurelio'nun gerçek özelliğini gözden kaçırmış gözüküyor. Aurelio sıradan bir defansif orta saha değil, zor durumlarda topu kaptırmadan ön bloğa en doğru şekilde iletebilen, ileride rakipten dönen topları toplayabilen bir adam. İlk yarıda oldukça sıradan bir oyuncu izlenimi verdi doğal olarak oyunun içinde olmayınca. Sözde yanında oynayan Emana'ya ise sınırsız özgürlük tanınmış gibiydi, resmen forvet arkası oynuyordu Emana. Arada bir başarılı işler yapsa da bence saf bir ofansif orta saha oyuncusu kesinlikle değil, çift yönlü çalışsa daha iyi verim alınabilecek bir oyuncu o da. Onun bu oyunu Aurelio'yu da sekteye uğratıyor, hücum organizasyonlarında yer almasını engelliyor. Tekrar maça dönelim.

Real'in 10 kişi kalmasıyla beraber Betis'in ilk yarının aksine oldukça arzulu ve hücumcu bir anlayışa büründüğünü gördük. Orta sahada Madrid ileri çıkmaya çalışırken bir çok top kaptılar ve ileriye hızlı çıktılar. Tehlikeli oldukları anlar da oldu. Bu durumda Aurelio'nun biraz daha bildiğimiz role kaymasının direk etkili olduğunu düşünüyorum. Ancak dengeyi tekrar Madrid lehine çeviren oyuna sonradan giren Drenthe oldu. Real Betis'in ceza sahası sağ çizgisinin ordan kullandığı tehlikesi serbest vuruşu sonra ani gelişen atakta topu tehlikeli bölgeye taşıyıp, rakibini de ekarte edince Sergio Garcia'ya ikinci sarı kartı göstertmeyi başardı ve sayı olarak rakipleriyle eşit hale gelmelerini sağladı. Bu noktadan sonra ihtiyaçları olan tek şey goldü, onu da hücuma çıkarken topu kaptıran Betis savunması hediye etti. Ruud Van Nistelrooy ne kadar büyük bir golcü olduğunu bu pozisyonda yine gösterdi, ayağına gelen fırsatı tepmeyerek topu uzak köşeye bıraktı.

Betis'in bu kadrosuyla La Liga'da başarı sağlaması pek mümkün görünmüyor. Bir kere her şeyden önce forvetleri yok. Kanatlar da oldukça yetersiz, özellikle sağ taraftaki Nelson bana göre evlere şenlik bir adam. Bir çok pozisyonu başlamadan bitirdi. En sağlam yerleri gözüken Emana-Aurelio ikilisini de çok verimsiz kullanıyorlar. Halbuki iki oyuncu saf hücum ya da defans yapmak yerine bunu dönüşümlü olarak yapmayı becerebilse Betis orta sahası çok daha etkili olacak ama Betis TD'si Chapparo bunun pek farkında değil gibi.

Evdeki misafirlerin de etkisiyle Espanyol-Barcelona maçının ilk dakikalarını kaçırdım. Maça daha ısınamadan Espanyol'un golü geldi. Gol bariz faul. Ancak Valdes faulü göstereceğim diye tiyatroya kaçmasa sanıyorum Barcelona için çok daha hayırlı olacaktı, yerde olmasa engelleyebileceği bir şut gibi geldi bana. Gol geçerli olmamalıydı sonuçta ama hakeme de tamamiyle güvenmemek lazım bu tip pozisyonlarda. Golü verir sap gibi kalırsın böyle.

Bu dakikadan itibaren oyuna gittikçe ağırlığını koyan bir Barcelona izledik. Maç dengedeydi ama topun Espanyol yarı sahasında oynanma oranı gittikçe artıyordu. 45. dakikada Nene'nin gördüğü kırmızı kart ikinci yarının da benzer geçeceğinin habercisiydi. Pozisyon benim emin olabildiğim bir pozisyon değil, sanki kafaya çıkarken ellerini açıyor gibi ama rakibi görüp ona göre sol kolunu kullanmış gibi de geliyor insana. Dediğim gibi, ben kararsızım pozisyon için. Siz ne dersiniz, bilemem.

İkinci yarı da ise Barcelona'nın baskısı vardı doğal olarak. Topu kontrol ediyor ve pozisyon üretmeye çalışıyorlardı. Aynı dakikalarda %100 Futbol'da Beşiktaş maçının pozisyon analizinin yapıldığını görünce merak edip iptal edilen golleri görmek istedim. -İkisi de ince pozisyon olmasına rağmen gol değil bence- Ancak o da ne, geri açtığımda maç durmuş, millet kenarda takılıyordu! Tam "Her an her şey olabilir"lik bi durum yani. Spiker arkadaş da olaylar diyerek işin içinden çıkınca ne olduğunu tam anlayamadım. Yaklaşık 8-10 dakika oyun durdu. İkinci yarının ikinci bölümü başlar başlamaz Barcelona net bir pozisyon buldu. Baskı daha da arttı, en son 75. dakikada biraz da şansın yardımıyla Henry'nin golü geldi. Defansın arkasına sarktığı pozisyonda ilk şutu kaleciye nişanlamasına rağmen kaleciden geri dönen top rakip defansa çarpıp önünde kalınca golünü yapmasını bildi Henry.

Golü bulduktan sonra durmadı Barcelona, baskı sürdü. Ancak seyrek Espanyol ataklarında açıklar verdiklerini de söylemek lazım. Aynı şey Espanyol açısından da söylenebilir, kontraya çıktıkları pozisyonlarda defansın çok geride durması sebebiyle boşalttıkları alanı hızla katetti Barcelona'lılar. Bu pozisyonlarda oldukça etkili olduklarını söylemek lazım. Ancak dedik ya, tam sloganlık maçtı. Maçın 103. dakikası bitmek üzereyken Etoo defansın arasında son vuruşu yapacakken yerde kaldı, hakem de penaltı düdüğünü çaldı. Etoo oldukça inandırıcı düşse de bence pozisyonun alakası yoktu penaltıyla, net bir şekilde topa müdahele ediyordu Espanyol'lu oyuncu. Ancak bunun bir önemi yoktu. Messi penaltıyı gole çevirdi, maç da orda bitti. Espanyol alabileceği bir puandan oldu...

Lejyoner Raporu

Mesut Özil geçen hafta iyi performansını müthiş bir golle süslemişti Bayern Münih maçında. Bu hafta da Werder Bremen'in 5-4'lük galibiyetinde en büyük paya sahip oyuncuydu, ilk ve son golleri atıp maça damga vuran isim oldu. Schalke 04 kaptırdığına oldukça pişmandır eminim Mesut'u. Aynı pişmanlığı göstermesi gerekenlerden diğeri de bizim milli takım sorumlularımız olsa gerek.

Geçenlerde Çağdaş ve Sinan'la ilgili yazmıştım, bu haftayı ikisi de iyi geçirdi. Sinan Kaloğlu ilk 11'de çıktığı ilk maçta farkı bire indiren golü attı ancak sadece üç dakika sonra takımının 10 kişi kalması belki de kurtarılabilecek bir puandan etti Bochum'u. Çağdaş Atan Cottbus'ta süre almaya devam ediyor, bu hafta deplasmanda Bundesliga'daki ilk galibiyetlerini almayı bildiler. Bu iki oyuncunun gösterdikleri performanslar bireysel kariyerleri açısından olduğu kadar Türkiye çıkışlı oyuncular açısından da önemli. En üst düzeyde mücadele edemeyecek oyuncularımız da yavaş yavaş yurt dışında oynamaya başlamalı, Türk futbol kültürü açısından oldukça önemli bu. Yoksa üç büyüklere kapağı atamayan oyuncular yatış pozisyonunda kalmaya devam eder.

Mevlüt Erdinç gollerine devam ediyor, yine attı golünü. Sochaux'nun beraberliği kurtarmasını sağladı. Ciddi ciddi gol krallığına oynuyor. Takımının durumundan bağımsız olarak piyasasını oldukça genişletti. Sochaux düşse bile kalburüstü Fransız takımları peşinde olacaktır. Tabii üç büyükler de.

Nihat Kahveci uzun bir aradan sonra Villareal'de ilk 11'de maça çıktı. Gerçekten azmine hayranım Nihat'ın, Ekim sonu denilen sakatlıktan Eylül sonu döndü. Avrupada en başarılı Türk oyuncu Tugay Kerimoğlu'yla beraber. Mümkünse 35'ine kadar dönmesin Tugay gibi, hatta becerebiliyorsa menejerlik falan yapsın...

Alpaslan Dikmen'i Kaybettik

Tüm Galatasaraylıların ve tribün camiasının başı sağolsun. Allah ailesine ve yakınlarına sabır versin.

5 Hafta, 6 Puan || Orta Sahan Yoksa Yoksun!

Fenerbahçe Porto maçını da dahil edersek 4. deplasmanından da puansız ayrıldı. Bugün Cuma ama bu akşamı tanımlamak için en doğru vecize "Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan belli" olacak gibi.

Fenerbahçe geçen sezon tarihinin en büyük başarısını elde ederken bu oyuncular değil miydi sahadakiler? Defans dörtlüsü ve kaleci aynı, Kezman gitmiş yerine ondan daha üst seviye bir oyuncu olan Güiza gelmiş, Semih yine "ihtiyaç halinde camı kırınız" etiketiyle kulübede. İşte bu noktada günümüz futbolunun en büyük gerçeği ortaya çıkıyor. Orta saha her şeydir, orda yoksan bu oyunda yerin yok.

Fenerbahçe geçen sezona Tuncay Şanlı gibi bir ofansif oyuncuyu kaybederek başlamıştı. Ben dahil birçok kişi bunun Fenerbahçe'ye olumsuz olarak geri döneceğini düşünüyordu. Ancak Fenerbahçe kadrosunu verimli kullanmasını bildi, biraz da oyun yapısına uygun takımlarla eşleşmenin verdiği avantajı kullanarak çeyrek finale kadar yürüdü. Bunun en temel sebebi neydi?

Marco Aurelio gibi defansif yönü başta olmak üzere oyunun iki yönünü de oynayabilen kalburüstü bir orta sahaya sahipti Fenerbahçe. Selçuk Şahin ve Deniz Barış da aldıkları sürelerde onun bu performansına eşlik edince gelen orta saha üstünlüğü Fenerbahçe'nin oluyordu. Bu üstünlüğü skor tabelasına yansıtan Alex gibi, Semih gibi, Deivid gibi oyuncular da formunda olunca hedef maçlarda başarının gelmesi işten bile değildi. Ancak bu sistemin sorunu uzun maratonda istikrarlı olamamasıydı, Aurelio'nun standart performansını bir kenara koyarsak diğer oyuncuların sezon içerisinde aynı verimde oynayamamasıydı. Bu da doğal olarak kadrosu Fenerbahçe'ye göre oldukça derin olan Galatasaray'ın ligi bir adım önde bitirmesi için yeterli oluyordu.

Sorun belliydi aslında, makine düzeninde işleyen bu sistemde değişkenlik gösteren oyunculara aynı performansı gösterebilecek alternatifler bulunacak, Aurelio'nun yanna onun kalitesinde bir orta saha oyuncusu eklenip (ki Stephen Appiah bence ideal oyuncuydu) orta saha üstünlüğü pekiştirilecekti.

Ancak Aziz Yıldırım çok iyi bildiğini iddia ettiği futbolu iyi yönetemedi, tabloyu doğru okuyamadı, analiz edemedi. Suçlunun Zico ve yardımcıları olduğuna kanaat getirip takımın başına getireceği bir gestapo'yla bu işi kotaracağını düşündü. Forvete de kredisi tükenen Kezman'ın yerine afili bir transfer yapıldı mı Fenerbahçe'yi kimse tutamazdı. Ancak bu planların tutmayacağı gün gibi aşikardı. Aurelio'nun gidişiyle boşalan orta sahayı Avrupa futbolundan bihaber Maldonado ve yıllardır üst düzey futboldan uzak kalmış müzmin yedek Josico'yla doldurabileceği düşüncesi onu esas bitiren etken oldu. Aurelio'nun gidişiyle ona eşlik ederken performansını bir üst seviyeye taşıyan Selçuk Şahin de standardına geri döndü. Emre Belözoğlu'ndan istikrarlı bir performans beklemek zaten en büyük hata, İngiltere Ligi'ni takip eden 15 yaşındaki çocuklar bile biliyordu bunu.

5 hafta, 6 puan. Sene başında Fenerbahçe'nin bu orta saha krizini yaşayacağını öngörmüştüm ancak ben daha ziyade ilerleyen aylar için bekliyordum bu durumu. Fikstürünün çok zor olmadığı ilk 5 haftada aldığı 3 mağlubiyet Fenerbahçe'nin başına ciddi çoraplar örecek gibi. Salı günü alınacak bir mağlubiyette bir-iki kellenin alınacağını görmek zor değil. Dinamo Kiev Fenerbahçe'nin bu seneki kaderini belirleyecek belki de...

UEFA Avrupa Ligi

Yaklaşık bir sene önce değişecek sistemi detaylarıyla yazmıştım muhtelif yerlerde, bugün resmen açıklandı. Önümüzdeki seneden itibaren Şampiyonlar Ligi elemelerinde ve UEFA Kupası'nda köklü değişikliklere gidilecek.

Bunlardan en dikkat çekici olanı UEFA Kupasının tarihe karışacak olması. UEFA Avrupa Ligi altında Şampiyonlar Ligi'ne benzer bir yapılandırmaya gidiliyor. Şampiyonlar Ligi gibi 4lü gruplarda deplasmanlı olmak üzere 6 maç yapılacak. Bu şekilde hem yayın gelirleri arttırılacak, hem de son 3-4 yılda düşen prestiji yeniden ayağa kaldırmaya çalışılacak.

Şampiyonlar Ligi elemerindeki değişiklik de UEFA Kupasının kalitesinin artması açısından önemli bir hamle. Şampiyonlar Ligi'nde önümüzdeki senelerde Partizan, BATE, Anorthosis benzeri takımları görmek bu seneki gibi "büyük bir sürpriz" olmaktan çıkacak. Özellikle UEFA sıralamasındaki 6. ülkeden sonraki ülkelerin şampiyonları dışındaki takımların Şampiyonlar Ligi'ne girmesi artık çok daha zor. "Üç büyükler"in 3. ve 4.leriyle mücadele etmek zorundalar artık. İki testiden birisi kırılacak elbette, elenenlerin de şu anki UEFA kalitesinden üstte olacağına şüphe yok.

Bizim için bence olumlu oldu bu sistem. Şampiyonlar Ligi'ne bir takım sokmamız artık kesin. UEFA Kupasına yeni adıyla UEFA Avrupa Ligi'ne de daha çok ekip göndereceğiz. -Gerçi bu iyi mi bilemedim şimdi- Tek zorluk ikinci takımı ŞL'ye sokmakta ama her sene iki takımla katılıyormuşuz havalarında olmamız da abes zaten, ŞL kurulduğundan beri ya 3 kere becerebilmişiz, ya da 4 -büyük ihtimalle 3 ama tam emin değilim-

Son olarak da logoya değinelim, tasarım benim oldukça hoşuma gitti ama sarı-kırmızı renklere bir zaafım olduğum malumunuz. Esas sizin fikirlerinizi dinlemek lazım...

Az Para, Çok İş: Denizlispor

Az para, çok iş. Denizlispor'u en iyi bu şekilde tanımlayabiliriz sanıyorum. 900 bin nüfuslu, orta halli bir şehrin takımı olarak 1999'da lige çıktıklarından beri çok cüzi bütçelerle oldukça başarılı bir iş çıkartıyorlar. 2003'te UEFA Kupası 4.turuna çıktıklarından dolayı sempatim vardı. Galatasaraylılıktan gelen bir minnet duygusu da yok değil hani. Denizlispor'u yazmaya çalışacağım bugün sizlere...

Denizlispor'un hikayesi 1966'da başlıyor. 1.lig'le şimdiki adıyla TSL'yle ilk defa 1983 yılında tanışıyorlar. 5 senelik birinci lig macerasından sonra 88'de küme düşüyorlar. 94-97 arasında 2. TSL macerasını yaşadıktan sonra 99'dan bugüne kadar TSL'de mücadele ediyor Denizlispor.

Liverpool gibi görkemli bir mazisi yok görüldüğü üzere, beni esas ilgilendiren kısmı da bu değil zaten. Benim "iyi kulüp" kriterlerime uyan ender Türk kulüplerden birisi Denizlispor. Bütçesi az olsa da iyi oyuncular bulup uygun fiyatı bulduklarında satıyorlar. 2001 sezonunda Kocaelispor'dan 1 milyon euro'ya* aldıkları Ahmed Hassan'ı bir sene oynattıktan sonra 3 milyon euro'ya Gençlerbirliği'ne sattılar. Servet Çetin de bu örneklerden biri. Göztepe'den aldıkları Servet'i bir sene oynatıp Fenerbahçe'ye gönderdiler. Transfer gelir-giderleri çoğu sene denk, hatta genelde kârdalar. Ben bu duruma çok önem veririm çünkü öbür türlü sürekli taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışıyorsunuz, kulübün kaynaklarını boşa akıtmış oluyorsunuz. Galatasaray'da en çok eleştirdiğim konuların başındadır bu.

Transfer haricinde takdir ettiğim bir diğer yönü de yabancı oyuncu stratejisi. Roman Kratochvil ve Tomas Abraham'dan uzun süredir faydalanıyorlar. Bu oyuncular Denizlispor'un uzun yıllardır oturmuş bir defans sisteminin olmasındaki en temel unsur. Kratochvil'in yanındaki oyuncular sürekli değişse de (Burak, Servet, Çağdaş vs.) defansın ortasındaki ikililer bir şekilde doğru sonuç veriyor. Tomas Abraham ligin önemli defansif orta sahalarından biri, özellikle bireysel taktik anlamında en iyisi bile denebilir. Rakibin hücuma dönük orta saha oyuncularına yaptığı markajlarla tanınıyor. "Alex'i kilitleyen adam" olarak da anılır bazen. Roman ve Tomas haricindeki yabancıları ise ucuz ama yararlı olacak oyunculardan seçmeye özen gösteriyorlar. Bu sene alınan Darryl Roberts en göz önündeki örnek. Şu an İBB'de oynayan Adriano da Denizlispor'un keşiflerinden. Bir şekilde doğru oyuncuyu bulmasını biliyorlar.

Kadrolarında genç oyunculara fırsat vermekten de çekinmeyen bir ekip Denizlispor, Denizli Belediyespor'la iyi bir ana-pilot takım ilişkisine sahipler. Özkaynaklarından yetiştirdikleri oyunculara değer veriyorlar. Son olarak İsmail Baydil'i piyasaya sürdüler altyapıdan. 88 doğumlu İsmail Baydil sağ kanatta göze çarpmıştı Galatasaray maçında. O da izlenmesi gereken bir oyuncu. Altyapı dışında alt liglerle de oldukça ilgililer. Son Belçika maçında milli takım forması giyen sol bek Çağlar Birinci'yi 22 yaşında geçen sezon başında Bakırköy'den transfer ettiler.

Bunların dışında değinilmesi gereken konuların başında tabii ki 2003'te UEFA Kupasında elde ettikleri başarı geliyor. Avrupada sözü geçen ekiplerden Galatasaray'ın Fatih Terim'le ikinci avrupa kupası dönemine kalamadığı ortamda bunu başarmak büyük bir olay. Özellikle Servet Çetin'in önderliğinde Lyon'a karşı uyguladıkları müthiş defans akıllarda yer edecek cinstendi. Lyon Denizlispor yenilgisinden sonra Avrupa kupalarındaki ilk yenilgisini 2007-2008 sezonunda Glasgow Rangers'a karşı aldığını da belirtmek gerekir Denizli'nin hakkını vermek adına.

Süper Lig (!) de Denizlispor gibi doğru idare edilen, futbolun gerçeklerine ihanet etmeden, hamaset yapmadan yönetilen 4-5 ekip daha olsa bugün çok daha kaliteli bir lige sahip olabilirdik diye düşünüyorum. Çok büyük paralar olmadan da kulübün yönetilebildiğini ispatladılar. Benden bir alkış gidiyor Denizlispor'a.

Şimdi bu kadar övgüden sonra gidip bu sene es kaza küme düşerse nazar değdirdin diye Denizlililer başımıza toplanmaz inşallah! Blogumuzun bu konuda herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır, bilginize...

*(transfer hangi birimle gerçekleşti bilmiyorum ama kayıtlı bilgiler genelde euro olarak geçiyor, o yüzden euro olarak yazdım hepsini)

Teknik Direktör Kıyımı v.08

Ligler başlayalı 4 hafta oldu ama TSL'de şimdiden üç teknik direktöre yol verildi. Antalyaspor daha 15 Ağustos'ta kaşar TD'lerin şahı Hikmet Karaman'ı kapının önüne koydu. TSL için bile fazla erkendi bu. Takım da pek iyi gitmiyor zaten. 4 haftada bir tek Galatasaray'dan puan alabildiler. Aslında dört yabancı kontenjanını da forvete harcayabilen bir yönetim varken pek şaşırılmaması gereken bir durum. Hikmet Karaman alışıktır gerçi böyle şeylere, gider yarın bir gün Konya'nın, Ankaragücü'nün falan başına geçer nasıl olsa son 10 hafta...

Konyaspor demişken bir diğer TD değişiren ekip de onlar. Raşit Çetiner'le daha 2. haftadan yollar ayrıldı. Sebep nedir tam bilmiyorum ama Konyasporlular genelde memnun bu karardan. Yerine Giray Bulak'la falan görüşüldüğü yazıldı ama şimdilik yardımcı antrenörle devam etme kararı almışlar. Bu da aslında alışılmadık bir durum, Yılmaz Vural gibi adam kenardayken yapılır mı bu yahu?

Bir-iki normaldir dedim ama üçüncü haber de bugün geldi. Galatasaray yenilgisi sonrası "hakem hakkında konuşmak istemiyorum ama..." diye başlayıp artistiğini yaptıktan sonra basın toplantısını terkeden Engin İpekoğlu'nun görevine son vermiş Kocaelispor yönetimi. Sanırım Manisa'dan yedikleri 4 golün sebebinin de hakem olduğuna inandıramadı yönetimi.

Başlığa kıyım dedik ama "kıyılanların" bu işe bizden çok taktığını pek sanmıyorum, nasıl olsa piyasa onların. Üç gün sonra "hocam yönetimle aran nasıl?" dedikleri teknik direktörün yerine geçiverirler o akşamüstü...

Manisaspor - Tokatspor - Alanyaspor

Fortis Türkiye Kupası'nda gruplara kalmak için son turda geçtiğimiz senelerde olduğu gibi ilginç sonuçlar var. Geçen sene daha fazla sürpriz vardı aslında ama biraz da alt lig ekiplerinin birbirleriyle eşleşmesinden kaynaklanıyordu bu.

Aslına bakılırsa Manisaspor'un Kocaelispor'u elemesi bana göre sürpriz sayılmaz ama Kocaeli'nin 4 gol yiyerek elenmesi de beklenecek gibi değildi. Manisaspor Selçuk İnan, Uğur İnceman ve Burak Yılmaz'ı kaybetmesine rağmen hala kaliteli bir kadroya sahip, özellikle Sezer Öztürk çok formda. Bank Asya'ya fazla geldiği belli. TSL kulüplerinin şimdiden listesinde olsa gerek.

Galatasaray'ın 4-1'lik galibiyetini takımın oturmasına bağlamıştım ama Kocaelispor'un beklenenden çok daha zayıf olduğunu da görmezden gelmemek lazım. Kocaelispor ve Sakaryaspor. Takımlarına bağlı, güçlü bir taraftar kitleleri olmasına rağmen hiçbir zaman beklentileri karşılayamayan ekipler. Akıllı bir yatırımla çok daha iyi olabilirler ama görünen gelecekte bu pek mümkün gözükmüyor. Allah taraftarlarına sabır versin.

Tokatspor İBB'yi deplasmanda 2-1 yenmiş, işte sürpriz diye buna derim. İBB Abdullah Avcı'nın Galatasaray'ın teklifini reddetmesinden beri belini doğrultamadı. Abdullah Avcı'nın büyük bir hata yaptığını söylemek yanlış olmaz. Gerçi çelişkili bilgiler de gelmiyor değil, Galatasaray yönetiminin 2. sene için yardımcı hocalık önerdiği vs. Eğer ortada böyle bir şey varsa Michael Skibbe ne amaçla getirildi, onu anlamak zor. Michael Skibbe de Abdullah Avcı da beğendiğim tarzda hocalar, gençlerle çalışmayı seviyorlar ve bir sistemleri var. Galatasaray Skibbe'yle uyum dönemini beklenenden daha uzun geçirerek ŞL'ye veda etti, Abdullah Avcı İBB'yle başarısına sekte vurdu. İki tarafın da karlı çıkmadı bu işten, orası kesin. Bu arada ilginç bir ayrıntı, 89'da Bebbe skoru 1-0 yapıyor ancak gole sevinemeden Tokatspor 90'da Ferhat'la 1-1 yapıyor ve maç uzatmaya gidiyor. İzlenilesi bir maç sonu...

Gençlerbirliği'nin sezon öncesi kampında en formda takımlardan biri olduğu konuşuluyordu, özellikle Mehmet Demirkol bu konuya vurgu yapmıştı ama Gençlerbirliği beklenen çıkışı yapamadı. Ligde 4 haftada 4 puan alabildiler, kupada 1-0 öne geçtikleri maçta son 15 dakikada yedikleri iki golle Alanyaspor 2-1 mağlup olarak daha grup aşamasına gelmeden veda ettiler. 35. dakikadan sonra on kişi oynadıklarını söylemem lazım ama 75. dakikaya 1-0 önde girmiş bir TSL ekibi için bahane olmamalı bu. Mehmet Çakır'ın gidişi bence onlar için kötü oldu, Ankaraspor'la oldukça başarılı maçlar çıkarıyor. Şu haliyle Gençlerbirliği'ne çok şey katabilirdi.

Toplu sonuçlar ise şöyle;

İstanbulspor-Ankaraspor.................................( 0 - 1 )

İskenderun Demirçelikspor-Kayserispor...................( 1 - 5 )

Beykoz 1908-Altay.......................................( 0 - 1 )

Alanyaspor-Gençlerbirliği...............................( 2 - 1 )

Malatyaspor-Hacettepe...................................( 1 - 0 )

Manisaspor-Kocaelispor..................................( 4 - 1 )

Çaykur Rizespor-Gaziantepspor...........................( 0 - 2 )

Konyaspor-Güngören Belediyespor.........................( 1 - 0 )

Bursaspor-Belediye Vanspor..............................( 3 - 0 )

Ankaragücü-Giresunspor..................................( 5 - 1 )

Eskişehirspor-Diyarbakırspor............................( 2 - 0 )

Samsunspor-Antalyaspor..................................( 7 - 8 )(penaltılarla)

Trabzonspor-Kardemir Karabükspor........................( 2 - 0 )

İstanbul Büyükşehir Belediyesi-Tokatspor................( 1 - 2 )(uzatmada)

The Big Bang Theory

The Big Bang Theory yeni keşiflerimden. Geçen ay CNBC-E'de reklamları dönmeye başladığında merak edip ilk sezonunu indirip izlemeye karar verdim, iyi ki de vermişim. How I Met Your Mother dışındaki komedi dizilerinin düşüşü -ki HIMYM bile iyi bir 3. sezon geçirmedi bana göre- sürerken ilaç gibi geldi bu dizi.

Hikayenin temelinde beraber yaşayan iki "geek" arkadaş ve karşı daireye taşınan sarışın, güzel bir hatun var. Genelde "geek" kavramı Türkçe'ye inek olarak çevrilir ama bu geek kavramını tam olarak karşılamıyor. Sonuçta her video oyunu oynayan, çizgiroman okuyan, bilgisayar kurdu ya da Star Wars hayranı ülkemizdeki inek kavramına karşılık gelmiyor, ders çalışmak ayrı bir olgu. Belki biraz asosyal denebilir, o daha doğru olacak sanırım.

Neyse kısa keselim, bu iki arkadaşımızdan Leonard Penny'ye ilk görüşte abayı yakıyor, dizi de bu noktadan sonra başlıyor. Olay örgüsü Leonard'ın Penny'ye karşı olan ilgisi etrafında dönse de dizinin ana öğesi geek kültürüne hakim olanları kırıp geçirecek göndermeler ve şakalar üstüne kurulu. Superman'den tutun Star Trek'e, Star Wars'a, Truva'ya kadar bir çok gönderme görebiliyorsunuz dizide. Eğer bu filmlere genel olarak hakimseniz bu dizi "all-time favourite"leriniz arasında yer edecek, bu kesin. Bunun dışında olanlar için de oldukça komik bir dizi olduğunu söylemem lazım, "sadece geek"ler demem yanlış olur.

Dizi ana üçlünün yanında (Leonard, Penny ve Sheldon) iki yardımcı karakter (Raj ve Howard) etrafında dönüyor. Leonard ve Sheldon ev arkadaşları, Raj ve Howard ise arkadaş grubunun geri kalanları. Leonard deneysel, Sheldon kuramsal fizikçi, özellikle Sheldon'ın tamamen hayattan kopuk saf bir bilim adamı olduğunu söylemem lazım. İlginç diyaloglar ve göndermeler genellikle onun üstünden dönüyor. Dizi dışında örnek vermem gerekirse değişik bir Barney Stinson vakasıyla karşı karşıya kalacağınızı söyleyebilirim, oldukça baskın bir yan karakter söz konusu.

Leonard ise biraz daha hafif dozda, sosyal ilişkilere sahip olmakta daha istekli ama özünden de kopamayan bir adam. Aşık olması da bu durumun üstüne tuz biber ekiyor tabi. Penny'yle beraber olabilmek için elinden geleni yapıyor ama bunu yaparken bile bir ton bilimsel veri vermekten geri kalmıyor, öğle yemeğinde Hint yemeği yemeye davet etmek isterken körü sosunun doğal bir müshil olduğunu ve kalın bağırsak temizliğine iyi geldiğini söylemesi gibi.

Penny ise güzel, sarışın, bir çok erkeğin aklını başından alabilecek bir hatun. "Cheesecake Factory" adlı kafede garsonluk yapıyor. Sosyal ilişkileri kuvvetli ve genelde yapılan "sarışın ama salak" tabirine uymayan bir tip, normal birisi yani. Bizimkilerle anlamakta bazen güçlük çekse de genellikle bu işi iyi kotarıyor, gerektiğinde oturup Halo 3 kasabiliyor. Gruptan bir tek Howard'tan pek haz etmiyor.

Howard'a grubun ağır sapığı denilebilir, kız tavlamak için yapmayacağı şey yok. Her an kendisinden değişik dillerde garip iltifatlar duyabilirsiniz. -Türkçe konuşacağı günü de sabırsızlıkla bekliyoruz- Ancak bu duruma rağmen annesiyle birlikte yaşayan ve onun isteklerine pek karşı çıkamayan ana kuzusu aynı zamanda. Kendisi başarılı bir uzay mühendisi ancak Leonard'ların apartmanındaki bozuk asansörü tamir edememiş olması da güldüren detaylardan.

Grubun son elemanı Rajesh, benim favori karakterlerimden. Hintli bir yazılım uzmanı ama onu esas komik yapan unsur bir kadın gördüğünde kilitlenmesi ve konuşamaması. Bu durum dizide oldukça iyi işleniyor. Ayrıca ırkçılık konusunda oldukça alıngan, herhangi bir durumdan yapılanın ırkçılık olduğu sonucunu çıkarabiliyor.

2. sezonu How I Met Your Mother'la beraber Türkiye'ye göre 23 Eylül sabahında başladı. Dizi daha şimdiden sektirmeden izlediklerim arasında yerini aldı. Haftada bir doz tavsiye olunur. İyi seyirler...

Yattara, Trabzonspor ve 10.8 Milyon Euro!

Real Madrid familyası ve Trabzon'un Dönüşü yazımda Trabzonspor'un ne kadar doğru bir transfer stratejisi olduğuna detaylıca değinmiştim. Bugün bu oyuncu satışı stratejisine paralel bir transfer daha gerçekleşmek üzere.

Trabzonspor 23 yaşında Antwerp'ten 1.9 milyon euro'ya aldığı İbrahima Yattara'yı 28 yaşında 10.8 milyon euro'ya satmak üzere. En verimli 5 senesinde Yattara'dan faydalandılar, şimdi 5 kattan daha büyük bir karla oyuncularını pazarlıyorlar. İşte başarı budur. Katar kulübü diye bonservis bedeli piyasasının üstünde olması normaldir ama bildiğim kadarıyla Avrupa'dan da talipleri vardı, özellikle PSG'nin 8 milyon euro'ya kadar çıktığı söyleniyor.

Bu tekliflerin Hasan Şaş'ın, Gökhan Zan'ın, Tuncay Şanlı'nın turşusunu kurma hedefindeki üç büyüklere gelmemesinin bir nedeni olsa gerek. Benim bu konuda fikrim belli, sizinkileri de okumak isterim doğrusu.

Kazım Kanat

Açık söyleyeyim, yorumlarından zerre hazetmediğim bir adamdı Kazım Kanat. Futboldan anlamayıp atıp tutan adamlardan biri olarak görmüşümdür hep. İki sene önce Altıpas'ta Ahmet Çakar'la "Hacivat'la Karagöz" kıvamındaki uyumu izlemeye değerdi. Malta maçından önce ve sonra yaptığı Hakan Şükür yorumları her zaman yüzümüzde bir tebessüm bırakacak.

Hiçbir insan bu şekilde haketmez ölümü, hele ki kanseri yendikten sonra zatürre sebebiyle hayata veda ediyorsa. Kanser hastaları için önemli bir mücadele örneğiydi, sırf bu yönü bile onu farklı bir yere koymaya sevkediyor insanı.

Allah rahmet eylesin, ailesine ve arkadaşlarına sabır versin...

Galatasaray'ın Kiralık Gençleri #2 || Cafercan Aksu ve Diğerleri

Ligler başlayalı bir ayı geçti, bizim çocukları değerlendirme zamanı geldi de geçiyor. Aslında biraz da bilerek beklettim yazıyı, bir oyuncumuz çıkış yapar mı diye. Bu oyuncu Suat Kaya'nın da desteğiyle G.Antep Bld'de oynayan Cafercan Aksu'ydu.

Cafercan ilk 4 haftada hem en çok süre alan oyuncu oldu -335 dakika-, hem de rakip filelere 2 gol bıraktı. Resim Kartalspor'a attığı frikik golünden sonraki gol sevincinden. Diğer golünü ise Türkiye kupasında Adanaspor'a karşı buldu. Henüz bir şey söylemek için erken ama iki sene önce Abdullah Avcı'nın oynatmaya çalışıp başarılı olamadığı cılız Cafercan'dan çok daha farklı bir oyuncu artık kendisi. Bu sene başında kampa çağrılmayı hakettiğini söylemiştim ama bu şekilde devam edecekse güçlü bir şekilde Süper Lig'e dönmesi kariyeri açısından daha doğru bir hamle olabilir. İsminin eskimesine rağmen kendisinin hala 87 doğumlu bir oyuncu olduğunu unutmamak lazım.

Diğerlerinin ise beklediğim çıkışı yaptığını söyleyebilmek güç. Özgürcan Sakarya'da 4 maçta süre almasına rağmen golle tanışabilmiş değil. Rıza Çalımbay gibi günlük bir TD'nin yanına giderek hata yapan Oğuz Sabankay daha tek dakika süre alabilmiş değil, yazık oluyor gerçekten bu yeteneğe.

Geri kalan oyuncular için toplu bir güncelleme yapmayı planlıyorum, Beylerbeyi'ne özellikle değinmek istiyorum. Şimdilik bu kadarla kalsın...

İyi, Kötü, Çirkin #2 || Mehmet Yıldız - Recep Biler - Pacheco

Bu hafta TSL'den beğendiğim iki oyuncu var, ikisi de Mehmet. Mehmet Yıldız ve Mehmet Çakır. Resim tercihini Mehmet Yıldız'dan yana kullandım çünkü bu adam istikrarlı bir şekilde gol atmaya, asist yapmaya ben burdayım demeye devam ediyor. "Bir senelik oyuncu" tabirinin doğruluğuna inanırım, bir oyuncuyu doğru bir şekilde değerlendirebilmek için sezon içinde tutturduğu formdan daha fazlası gerekir, özellikle santraforsa. Okan Yılmaz, Zafer Biryol, Rafael ilk olarak aklıma gelenler. Ancak Mehmet Yıldız bu oyunculardan farkını yavaş yavaş ortaya koymaya başlıyor. Bir kere sadece son vuruşlardaki beceresiyle değil, top sürebilmesiyle, gücüyle, takımı ilerde tutabilmesiyle tek forvet oynayan takımlar için ideal bir santrafor. Buna ek olarak asist sayısı da hiç yabana atılır cinsten değil. Her sene 15 gol, 10 asist yapar hissiyatını veriyor bana. Semih Şentürk'le beraber gelişimi hiç durmayan adamlardan birisi ayrıca. Özellikle Hakan Şükür'ün gidişi ve Ümit Karan'ın formsuzluğuyla pek iyi sinyaller vermeyen Galatasaray'ın yerli forvet rotasyonu için ideal adam olabilir. Bu sene sonunda sözleşmesi bitiyor. Devre arasında bu transfer gerçekleşirse şaşırmamak gerek.

Mehmet Çakır ise Gençlerbirliği'nden beri beğendiğim bir adam. Geçen sene sağ kanat rotasyonunda problem yaşayan Galatasaray için ideal bir oyuncu olduğunu söylemiştim ancak kariyeri beklediğimin aksine üç büyük istikateminde gelişmedi. Sanıyorum İlhan Cavcav'la bazı problemleri vardı çünkü daha 6 ay önce Beşiktaş ve Trabzonspor Mehmet'i isterken 4 milyon euro'dan kapı açan Cavcav'ın Mehmet'i bu kadar ucuza bırakması akıl karı değil. Bu hafta da iki golü var, maçın kilidini çözen adam olmuş. Hala takip edilmesi gereken adamlardan biri, gelişimini sürdürebilirse hala TSL için kalburüstü bir sağ açık. Gerçi Gökçek'in eline yeni düşmüş bir adam için ancak allah kurtarsın denir. 5 milyon euro'dan aşağı fiyat çekeceğini sanmıyorum.

Haftanın kötüsü de Ankaraspor-Hacettepe maçından. Geçen hafta İBB'nin kalecisini seçmiştik, bu hafta Recep Biler "haftanın kötüsü" için bir numaralı aday. Kadıköy'de Sergen'den yediği frikik golünden sonra kalecilik melekelerinden şüphe ettiğim bir adamdı Recep, geçen seneler içinde kendini geliştirerek tekrar Türkiye milli takımına seçilebilecek 4-5 kaleciden biri konumuna geldi geçen sene. Ancak önündeki defans bloğunun dağılmasıyla beraber (Giray ve İlhan) onun da formunda feci bir düşüş var. Bu hafta saçma sapan goller yemiş, devre arasında oyundan alınacak kadar hatta. Umarım kısa sürede toparlar, bir Türk kaleci kolay yetişmiyi diyerek Recep konusunu kapatalım.

Geçen haftaya göre oldukça sakin geçti bu hafta aslında ancak haftanın çirkinine bir adayım var benim, Gaziantepspor'lu Pacheco. Bir adam sarı kartı varken nasıl kendini bu şekilde yere atar, takımının ümitlerini yerle bir eder, anlamak mümkün değil. Üstelik ilk sarı kartını da hakeme aldatmaya yönelik hareketten almışken. Penaltıyla uzaktan yakından alakası yoktu pozisyonun, hakemi tebrik etmek gerek. Pacheco'ya hem kendi takımının ümitlerini, hem de maçı taraf olarak izlemeyenlerin maç zevkini çaldığı için kendisine bir kırmızı da ben çıkarmak isterdim ama bu ceza yeterli sanırım.

60. Emmy Ödül Töreni

Ya ben dizi konusunda çok zevksiz bir adamım, ya da bu Akademi üyesi jüriliği bir grup Hıncalımsı insan tarafından yürütülüyor. Geçen sene olduğu gibi başından sonuna kadar ödül için kimi istediysem hüsrana uğradı, ben de TV başında sinir olduğumla kaldım. Tek güzel yanı Heidi Klum'du diyebilirim, cidden aklıma başka bir şey gelmedi şimdi.

Kafadan bir rezaletle giriş yaptılar törene, komedi dalında en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü yine, yeniden Ari Gold karakteriyle Jeremy Piven aldı. Halbuki Barney Stinson rolüyle Neil Patrick Harris bu sene oylamada sağlam bir fark yapmıştı. Tamam, Jeremy Piven'ı çok severim, sağlam adamdır ama Neil Patrick Harris'e nasıl verilmez bu ödül yahu, hem de iki yıl üstüste. Ciddi bir hayal kırıklığı. Akademi istifa!

Keza komedi dalında yardımcı kadın oyuncuda da aynı durum. Pushing Daisies'deki Olive rolüyle gerçekten iyi bir iş çıkaran Kristin Chenowelth'in yerine Samantha Who'dan Jean Smart'a gitti ödül. Dramalarda belki istediğimiz olur dedik ama nafile, burda da Michael Emerson yerine Zeljko Ivanek adlı bir arkadaş aldı.

Yardımcılardan iş çıkmayınca ana karakterleri bekleyeyim dedim, onu da beklemez olaydım. Bütün ödülleri 30 Rock'a verdiler komedide, zaten dizi ödülünü de 30 Rock aldı. Drama'da bir Michael C. Hall sürprizi çıkar mı dedim ama nafile. Neyse burda ödülü alan Bryan Cranston'ı Malcolm in the middle'dan tanıyoruz, seviyoruz, yabancıya gitmedi bari.

En iyi drama ödülünü Mad Men, en iyi komedi ödülünü ise 30 Rock aldı. Mad Men'in ödülü alacağı belliydi zaten. 30 Rock'ı hiç izlememiş olsam da uzun süredir antipatiyle bakıyorum bu diziye, klişelerle dolu iğrenç bir dizi havası veriyor. Ayrıca The Big Bang Theory'nin hiçbir adaylığının bulunmamasına akıl sır erdiremedim, How I Met Your Mother'dansa bir tek Neil Patrick Harris vardı.

Keşke Heidi Klum tek başına sunsaydı töreni, bari çakma bir Victoria's Secret havası olurdu. Neyse hayali bırakalım, ödül alanların listesini verip ders seçimine geri dönme zamanı.

En İyi Drama

  • “Mad Men”
  • “Dexter”
  • “Damages”
  • “LOST”
  • “Boston Legal”
  • “House”

En İyi Erkek Oyuncu (Drama)

  • Jon Hamm - “Mad Men”
  • Michael C. Hall - “Dexter”
  • Bryan Cranston - “Breaking Bad”
  • James Spader - “Boston Legal”
  • Hugh Laurie - “House”
  • Gabriel Byrne - “In Treatment”

En İyi Kadın Oyuncu (Drama)

  • Kyra Sedgwick - “The Closer”
  • Sally Field - “Brothers & Sisters”
  • Glenn Close - “Damages”
  • Holly Hunter - “Saving Grace”
  • Mariska Hargitay - “Law & Order: SVU”

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Drama)

  • John Slattery - “Mad Men”
  • William Shatner - “Boston Legal”
  • Ted Danson - “Damages”
  • Zeljko Ivanek - “Damages”
  • Michael Emerson - “LOST”

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Drama)

  • Candice Bergen - “Boston Legal”
  • Rachel Griffiths - “Grey’s Anatomy”
  • Chandra Wilson - “Grey’s Anatomy”
  • Sandra Oh - “Grey’s Anatomy”
  • Dianne Wiest - “In Treatment”

En İyi Komedi Dizisi

  • “Two and a Half Men”
  • “Entourage”
  • “The Office”
  • “30 Rock”
  • “Curb Your Enthusiasm”

En İyi Erkek Oyuncu (Komedi)

  • Charlie Sheen - “Two and a Half Men”
  • Lee Pace “Pushing Daisies”
  • Alec Baldwin - “30 Rock”
  • Steve Carell - “The Office”
  • Tony Shalhoub - “Monk”

En İyi Kadın Oyuncu (Komedi)

  • Julia Louis-Dreyfus - “The New Adventures of Old Christine”
  • Christina Applegate - “Samantha Who?”
  • America Ferrera - “Ugly Betty”
  • Tina Fey - “30 Rock”
  • Mary-Louise Parker - “Weeds”

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Komedi)

  • Neil Patrick Harris - “How I Met Your Mother”
  • Jon Cryer - “Two and a Half Men”
  • Rainn Wilson - “The Office”
  • Jeremy Piven - “Entourage”
  • Kevin Dillon - “Entourage”

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Komedi)

  • Kristin Chenoweth - “Pushing Daisies”
  • Holland Taylor - “Two And A Half Men”
  • Jean Smart - “Samantha Who?”
  • Amy Poehler - “Saturday Night Live”
  • Vanessa Williams - “Ugly Betty”

En İyi Animasyon

  • “The Simpsons”
  • “SpongeBob SquarePants”
  • “Robot Chicken”
  • “King of the Hill”
  • “Creature Comforts America”

En İyi Mini Dizi

  • Cranford
  • John Adams
  • The Andromeda Strain
  • Tin Man

En İyi Erkek Oyuncu (Mini Dizi ya da TV Filmi)

  • Ralph Fiennes - Bernard and Doris
  • Ricky Gervais - Extras: The Eştra Special Series Finale
  • Paul Giamatti - John Adams
  • Kevin Spacey - Recount
  • Tom Wilkinson - Recount

En İyi Kadın Oyuncu - (Mini Dizi ya da TV Filmi)

  • Phylicia Rashad - A Raisin in the Sun
  • Catherine Keener - An American Crime
  • Susan Sarandon - Bernard and Doris
  • Dame Judi Dench- Cranford
  • Laura Linney - John Adams

Kocaelispor 1-4 Galatasaray || Yerliden Yabancıya...

Galatasaray 4 gün içinde ikinci 4 gollü galibiyetini aldı. Gol pozisyonu vermeden gol yeme gibi ilginç bir yeteneğe sahip olan Galatasaray defansı yine oldukça zor bir pozisyonda golü yemeyi başardı. İlk yarım saat bu skorla geçilirken Milan Baros'un TSL'deki ilk golü geldi. Nonda'nın kafaya çıkışında bir faul var mı, bilemiyorum, ben kararsız kaldım. Sanki kaleciye bir müdahele yokmuş gibi duruyor ama faul verse "hoca ne yaptın sen?" diye de ayağa kalkmazdım muhtemelen. Pozisyonun devamında top önce Lincoln'e, onun pasıyla Baros'a geldi, o da ağlara göndermesini bildi. Neyse maç özeti kısmını bu sefer kısa keselim, Galatasaray'ın ikinci yarıdaki 3 golüyle maç 4-1 bitti diyelim ve oyunculara bir göz atalım.

Casio Lincoln'ün Bellinzona maçındaki müthiş oyununa rağmen eskiden kalma önyargılarla adamı beğenmeyenler bu maçı izleyince büyük ihtimalle ikna olacaklardır Lincoln'ün daha pozitif oynadığına. Daha diri olabilir, daha güçlü olabilir, ona lafım yok ama bir 10 numaranın yapması gereken herşeyi yapıyor bu adam. İki maçta ona yakın net gol pası var, çıkardığı sert şutlar yanında hediye. Lincoln için kilit kelime istikrar, bu kadar müthiş oynamasa da belli bir standardı tutturduğunda Lincoln bu ülkenin sayılı oyuncularından.

Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell! Bu adam Gheorghe Hagi ve Franck Ribery'den sonra beni en çok heyecanlandıran yabancı oyuncu. Bu formda, bu güçte geri döneceğini bilseler büyük ihtimalle EPL kulüpleri onu ada dışına tatile bile göndermezlerdi. Hızlı düşünme, karar verme, uygulama, hepsi üst düzey. Her Kewell deyişimde tahtaya vurasım geliyor, allah nazardan saklasın.

Milan Baros'a sene başında hedef olarak ligde 10 gol demiştim ama beni pozitif yönde yanıltacağının sinyalini bugün verdi. Milan Baros bu sürati, bu mücadelesiyle arkasındaki ofansif orta sahalarla beraber takımı da sırtlayıp götürecek düzeyde. Galatasaray santraforuna kavuştu gibi. 5.5 milyon euro gibi uygun bir bonservisle alınmış olması da büyük bir transfer başarısı. Daha 27 yaşını yeni doldurduğunu unutmamak lazım.

Bu isimlerin yanında bahsedilmesi gereken bir diğer oyuncu Alparslan Erdem. İlk transfer edildiğinde Galatasaray'ın ofansif bir sol bek alternafine kavuştuğunu söylemiştim, sanıyorum kendisi alternatiften daha fazlası olacağını göstermek istiyor. Bugün 3. golde yaptığı asist birinci sınıftı. Eğer forma şansı bulursa milli takımımız sol tarafa da bir "Gökhan Gönül" kazanmış olur.

Superleague Formula || Galatasaray 3. ve 7. oldu!

Aldığım antibiyotiklerin de etkisiyle akşama kadar uyumu eğilimi göstersem de ikinci yarışa yetişebildim. Gördüğüm kadarıyla organizasyon biraz daha toplarlanmış, yarış dışı kalmalar ilk yarışa göre daha azdı.

İlk yarışta 3. olduğu için 40 puan almış oldu Galatasaray, ikinci yarışta ise resmi siteye göre 26 puan alıp genel klasmanda 9.luğa yükseldi. Çinliler liderliği koruyor. Günü karlı kapatan diğer takımlar ise Milan ve Anderlecht oldular.

POS

RACING TEAM

TOTAL

1 Beijing Gouan FC SF Racing Team 151
2 PSV Eindhoven SF Racing Team 127
3 Sevilla FC SF Racing Team 120
4 RSC Anderlecht SF Racing Team 107
5 AS Roma SF Racing Team 105
6 FC Porto SF Racing Team 101
7 Liverpool FC SF Racing Team 92
8 Tottenham Hotspur SF Racing Team 90
9 Galatasaray SK SF Racing Team 90
10 AC Milan SF Racing Team 85
11 Rangers FC SF Racing Team 83
12 FC Basel SF Racing Team 78
13 Corinthians SF Racing Team 74
14 Al-Ain SF Racing Team 69
15 Flamengo SF Racing Team 66
16 Borussia Dortmund SF Racing Team 52
17 Olympiacos SF Racing Team 52
18 Atletico de Madrid SF Racing Team 20

Türkiye vs Tony Parker #2

Tony Parker atar, Türkiye kazanır. İlk maça kaldığı yerden devam. Hidayet Türkoğlu'nun kadroda yer almadığı bir maçta Fransa'yı deplasmanda yenmek müthiş bir olay. Millilerimizi alnından öpmek lazım.

Kerem Tunçeri'nin liderliğinde bir zafere daha imza attık. İlk üç periyodu ufak farklarla da olsa geride kapatmamıza rağmen üçüncü periyotta yumruğumuzu vurup farkı 7 sayıya kadar çıkarmasını bildik. Tony Parker yine şapkadan tavşan çıkarıp 5 saniyede potamıza 6 sayı bıraksa da biz maçı bırakmadık, maçı da 80-78 kazandık.

Tanjeviç'in sağı solu belli olmaz ama sonunda bir takım iskeleti elde ettik gibi. Hidayet Türkoğlu ve Kerem'lerin önderliğinde Türkiye bir "milli takım" hüvviyetine büründü sonunda. Polonya 2009'da başarılı olacaklarına eminim, helal olsun aslanlar!

Türk Futbol Tarihini Değiştiren 50 İsim ve Four Four Two'nun Durumu

Ariel Ortega geçen ay bizlere 4-4-2'deki durumu anlatmıştı. Derginin yaratıcı ekibinden bir çok önemli isim ayrıldıktan sonra kalanların nasıl bir iş çıkaracağı merak konusuydu, bu ayki sayıyla beraber cevabımızı almış olduk. 4-4-2'nin artık eskisi gibi olmayacağı açık.

Eylül sayısının en ilgi çekici makalesi başlıkta da sözünü ettiğim "Türk Futbol Tarihini Etkileyen 50 İsim" adlı yazı. İlk bakışta oldukça orjinal bir konu olduğu için takdir edesi geliyor insanın. "Galatasaray merkezli" bir beynim olduğundan aklımdan bir çırpıda Ali Sami Yen, Metin Oktay, Hakan Şükür, Baba Gündüz isimleri geçiyor, rakiplerimizden ise Can Bartu, Lefter Küçükandonyanis, Baba Hakkı, Aykut Kocaman, Metin-Ali-Feyyaz üçlüsü de bu isimlerle beraber tabi. Daha sonra listeye bakıyorum, ufak çapta bir şok geçirdikten sonra tekrar başlığa bakıyorum çünkü inanmakta güçlük çektiğim bir liste var ortada.

50-Recep Çetin
49-Sadık Deda
48-Cem Papila
47-Hıncal uluç
46-ilhan mansız
45-hasan doğan
44-del bosqe
43-sergen yalçın
42-benjamin toschak
41-cem uzan
40-hülya avşar
39-rıdvan dilmen
38-pascal nouma
37-tony scumacher
36-prekazi
35-ersun yanal
34-güvenç kurtar
33-aurelio
32-adnan polat
31-aykut kocaman
30-lucescu
29-tanju çolak
28-ahmet çakar
27-şenol-birol
26-ilhan cavcac
25-abdullah gegiç
24-erman toroğlu
23-hagi
22-turgut özal
21-milne
20-islam çupi
19-ali şen
18-hakan şükür
17-haluk ulusoy
16-can bartu
15-m.ali yılmaz
14-coşkun özarı
13-metin oktay
12-doğan babacan
11-şenol güneş
10-aziz yıldırım
9-orhan şefek apak
8-sepp piontek
7-serpil hamdi tüzün-gündüz tekin onay
6-a.suat özyazıcı-özkan sümer
5-süleyman seba
4-mustafa denizli
3-fatih terim
2-jupp derwall
1-şenez erzik
İlk 10'da futbolcu kimliğiyle öne çıkan bir kişinin bile yer almaması zaten ilk anda size mavi ekran verdiriyor. Türk futbolunda "şerefli mağlubiyetler" dönemini kapayan altın jenerasyonun bayrak ismi Hakan Şükür, Galatasaray iki direk arasını dolduracak kadar desteğe sahipken kulübü sporcu kimliğiyle, insanlığıyla milyonlara sevdiren "Taçsız Kral" Metin Oktay, Türk futbolu diye bir şey olduğundan söz etmek güçken İtalya gibi dönemin en zorlu liginde 6 sene başarıyla forma giyen "Sinyor" Can Bartu Türk Futbol tarihine yeterince etki edememiş anlaşılan.

Sıralamanın mavi boncuk dağıtma amaçlı yapıldığı çok açık. Bir Mehmet Ali Yılmaz'ın Hakan Şükür'den daha fazla bir hizmeti olabilir mi türk futboluna ya da Turgut Özal'ın Gheorghe Hagi'den? Ya da Lefter gibi bir adam liste dışındayken Hülya Avşar'ın 40. sırada yer bulmasının nasıl bir aforizma'nın ürünü olduğunu çözebilen var mı? 100'ün üstünde milli forma giyen, türk futbolunun gelmiş geçmiş en kariyerli oyuncusu Bülent Korkmaz'dan fazlası nedir Cem Uzan'ın veya Cem Papila'nın? Milli formayı en fazla giyen Türk oyuncu Rüştü Reçber yokken İlhan Mansız'ın, Marco Aurelio'nun listede işi nedir? Peki Avrupada Türk oyuncusunun da başarılı olabileceğini ispatlayarak belki de Türk futbol tarihini en olumlu etkileyen iki adam Tugay Kerimoğlu ve Nihat Kahveci?

Bu yazıyı yazandan tutun da onaylayan editörüne, matbaa'ya baskıya götüren kuryesine kadar hepsi benim gözümde kredilerini çoktan yitirdiler. Fotomaç'ta görsem güleceğim bir listeyi Four Four Two gibi bir dergide yayınlayanlara burdan selam olsun. Dergimiz ölmüş, haberimiz yok...

www.pclion.net

Blogu açarken istediğim blog isminin (pclion.blogspot) çinli bir arkadaş tarafından rezerve edilmiş olduğu için bu adresi almak zorunda kaldığımı söylemiştim. Aslında PCLioN FC de blog tutmaya başladığım şu iki aylık süreçte gayet iyi iş gördü ancak yıllardır göz öldürdüğüm başka bir adres daha vardı, bugüne kısmet oldu.

İsteyen arkadaşlar bundan sonra bloga www.pclion.net adresinden de erişebilecekler. Vatana, millete, türk futboluna (!) hayırlı olsun. Blog adresi hala geçerli tabi, maksat google sonuçları düzgün çıksın...

Ülke Puanımız #5

UEFA gecesi beklenildiği gibiydi. Galatasaray ve Beşiktaş kazandı, Kayserispor ise kendi sahasında PSG'ye kaybetti. Aslında Kayseri için beklenen bir sonuçtu denilebilir, özellikle ilk golü yedikten sonra. 88'de buldukları beraberliği 90'da kaybettiler. Galatasaray'ın uzatmada bulduğu golle aldığımız puan 4 oldu. Bugünkü kazancımız 4/4=1 puan.

Beşiktaş'ın "metalci"leri mağlup etmesi çok önemliydi, bunu da başardı. Beşiktaş 1-0'lık galibiyetle beraber deplasman golü avantajını da cebine koyup öyle gidecek Ukrayna'ya iki hafta sonra. Böylece Ukrayna'nın UEFA Kupasındaki son temsilcisi Metalist de elenme yolunda dev bir adım atmış oldu. Deplasmanda Beşiktaş bir galibiyet daha çıkarırsa ne ala, çıkarmazsa da turu geçmesi gayet yeterlidir.

Diğer rakip İskoçya'nın tek temsilcisi Motherwell de 1-0 tarifesiyle mağlup olanlardan. Onların elenmesi Celtic'i tek başına bırakmış olacak ki daha Ekim'i göremeden bu duruma düşmek ilk 10 hedefindeki bir ülke açısından tam bir facia demek.

Gelecek sezonki rakiplerimizden Portekiz'in UEFA'daki 5 temsilcisinden ikisi çok ciddi şekilde olmak üzere dördü elenme tehlikesiyle karşı karşıya. Maritimo kendi sahasında 1-0, Guimares deplasmanda 2-0'la elenmesi korkusunu en derinden hisseden iki ekip. Rakipleri de Valencia ve Porsmouth'tu zaten, fazla şansları yok. Seribaşı olmasına rağmen Napoli gibi bir belaya rastlayan Benfica ise 1-0 öne geçtiği maçta 59'da Luisao'yla ikinci golü bulmasına rağmen 3-2'lik yenilgiyle ayrıldı İtalya'dan. Deplasman golü bir avantaj olsa da Napoli çetin ceviz olduğunu gösterdi, bir beraberlik koparması kesinlikle sürpriz olmaz. Setubal de kendi sahasında 1-0 öne geçmesine rağmen skoru koruyamadı ve 1-1 ve deplasman golü avantajıyla evine yolladı Heerenveen'i. Gerçi Hollanda da rakip, yesinler birbirlerini. Tek net galibiyetlerini Sivas'ı Intertoto'da eleyen Braga 4-0'la aldı.

Hollanda cephesi ise bugünü iyi geçirenlerden. Ajax deplasmana 4-1, NEC içerde 1-0 kazanarak avantajlı konuma geçtiler. Heerenveen'den yukarda bahsetmiştim, 1-1'le eve dönüyorlar. 2-1'le mağlup olan tek takım Twente ancak onlar da en azından deplasmanda gol atma tesellisiyle dönüyorlar.

Sürprizi az bir gece oldu aslında, genelde favoriler kazandı. Bu da Galatasaray'ın 4. torba yolcusu olduğu anlamına geliyor görünürde. Galatasaray'dan daha yüksek puanlı altı takımın elenmesi gerekiyor 3. torba için, tahminim dört veya beş takım elenir gibi. Ancak UEFA her zaman sürprizlere gebedir, ikinci maçları beklemek lazım.

Hollandalı arkadaş maçtaydı galiba, puanları baya bir geç güncelledi...

Galatasaray Forma Fontları



Bellinzona 3-4 Galatasaray || Hücum Hattı > Savunma Hattı

Öyle bir maç olsun ki insanlar 94. dakikaya kadar heyecanla, stres içinde takip etsinler diye karşılıklı anlaşılmıştı sanki maç öncesi. Kaçan pozisyonlarıyla, defans hatalarıyla, muazzam performanslarıyla akılda kalıcı bir maç oldu. İki takımı da tebrik etmek lazım.

Maç beklenildiği gibi Bellinzona'nın kapanması ve Galatasaray'ın oyunu açma çabası ile başladı. İlk yarım saatte etkili olan taraf Galatasaray'dı ama başta Nonda olmak üzere net pozisyonlar bir bir harcandı. Bellinzona'nın neredeyse ilk organize atağında bomboş pozisyonda kalan Lustrinelli şık bir vuruşla köşeyi gördü ve takımını 1-0 öne geçirdi. Bu pozisyonun rakip forvet oyuncusuna yakın oynamayan Servet ve ofsayt denen kavramdan bihaber Volkan Yaman'ın ortak yapımı olduğunu unutmamak gerek.

Bu dakikadan sonra strese girmesi muhtemel olan Galatasaray ise Serkan Kurtuluş'un ortasında tam bir Premier Lig oyuncusu olduğunu bizlere gösteren Harry Kewell'ın muhteşem şutuyla beraberliği yakaladı. Bu dakikadan sonra Galatasaray her an golü bulacak gibi oynamasına rağmen ilk yarı 1-1 sona erdi.

İkinci yarının daha rahat geçeceğini düşünüyordum ama sağolsun Galatasaray savunma hattı bugün oldukça formdaydı ve ceza yayı üstünde rakibin üçgenler kurup pas yapmasına sadece bakarak karşılık verince Gürkan Sermeter yine oldukça iyi bir son vuruşla De Sanctis'i çaresiz bırakıp daha 46. dakikada üstünlüğün Bellinzona'ya geçmesini sağladı.

Bu dakikadan itibaren sinirlerimin bozulduğunu itiraf etmem lazım çünkü bu kadar net pozisyonlar bulmamıza rağmen skoru elde edememiz ve kaleye gelen her topun saçma sapan defans hatalarıyla gole dönüşmesi futbola olan inancımı yitirmemi sağlayacak düzeye gelmişti. Ancak belki de geldiğinden beri gösterdiği en göz alıcı performansına imza atan Casio Lincoln duran topu da çok etkili kullanıp Milan Baros'un Galatasaray formasıyla ilk golünü atmasını sağladı.

Golden sonra Galatasaray baskısını iyiden iyiye arttırdı, pozisyon üstüne pozisyon buldu ancak bir türlü son vuruş beceresini gösteremedi. Lincoln'ün en az 3-4 yüzde yüzlük gol pası verdiğini söylesem yeterli olacak sanırım, daha Kewell'ınkiler dahil değil. Nonda'nın bu geceki oyunu Galatasaray savunmasından bile kötüydü, rahatlıkla hat-trick yapabilecekken kafamızdaki saçların yarısını yoldurmayı tercih etti.

Gol ise bunca organize atağa rağmen maç boyunca çok iyi bir performans sergileyen Gürkan Sermeter'in inanılmaz bir pas hatasından geldi. Milan Baros'un golü atış şekli ise resmen maçın özeti gibiydi. Kaleci öne çıkıp açısını daralttığı için çalım atmayı tercih etti ancak kaleci yatmayıp sağlam durunca zor durumda topa vurmak zorunda kaldı ancak kaleciye de çarpan top uzak köşeden ağlara gitti. İlk 11 çıktığı ilk karşılaşmada iki gol atması Milan Baros için oldukça iyi bir sinyal.

Ancak Galatasaray defansı pes etmemekte kararlıydı. Servet taca atabileceği pozisyonda topu kornere göndermesinin saçmalığı bir yana ceza sahanının ortasında rakip oyuncuya bomboş kafa vurdurmak ne demek? Bu kadar ciddiyetsiz, lakayıt bir defans anlayışı olabilir mi? Futbol hafife alınacak bir oyun değil, La Rocca da bunu gayet güzel gösterdi, Gürkan Sermeter'in güzel ortasında topu köşeye gönderdi. Ülke puanı gibi bir dert edindiğimden daha çok sinirlendim doğal olarak ancak maçın tartışmasız en iyi oyuncusu Casio Lincoln rakip defansın da yardımıyla galibiyeti ve 2 puanı Galatasaray'a getiren oyuncu oldu.

İlk önce defans hattının neresinden tutarsanız elinizde kalıyor, bunu söylemek lazım. Fernando Meira'yı bir kenara koyarsak bu oyuncuların hiçbiri şu anda Galatasaray ilk 11'inde oynayacak düzeyde değiller. Euro 2008 sonrası Servet Çetin'deki düşüş son sürat devam ediyor. Bu şekilde bir-iki maç daha devam ederse Emre Güngör'ün formayı geri vermemek üzere alması uzak değil. Volkan Yaman'ın yerine neden Alparslan Erdem'in alındığını gayet iyi anladım bu maçta. Defansif olarak felaket olması bir yana hücumda da farklı bir oyun ortaya koyamadı. İlk goldeki hatasını da unutmamak gerek. Serkan Kurtuluş'un antremansız olduğu çok açık, mümkünse en az 2 hafta tek başına kondisyon antremanı yapmalı. Skibbe'nin geçen maç için sağ bekte Serkan'ın yerine neden Hasan'ı tercih ettiği ortada. Emre Aşık'ın ise kapasitesi budur, yine de diğerlerine göre kabul edilebilir bir performans ortaya koydu.

Defans ne kadar kötüyse hücum hattı ise o kadar iyiydi. Harry Kewell ve Casio Lincoln bize bir resital sundular. Lincoln son yıllarda gördüğüm en iyi oyun kurucu performanslarından birine imza attı. Harry Kewell ise futbolseverleri mest etmeye devam ediyor, bu adam bir harika. Türkiye'ye getirenin de, bavulunu otele taşıyana kadar transferde emeği geçen herkese teşekkürü bir borç bilirim. Bu ikiliye ayak uyduran diğer oyuncu ise Milan Baros'tu. Sadece bir pozisyonda iyi kontrolüne rağmen net bir vuruş yapamadı, seriliğiyle, top taşımasıyla çok değişik ve etkili bir forvet oyuncusu olduğunu bizlere gösterdi. Shabani Nonda'yı es geçip onun yerine giren Aydın Yılmaz'ı da bu oyuncuların arasına katmak lazım. Gerçekten üzerine koyarak oynuyor, ligin ikinci yarısında beklentilerin de ötesine geçebilir bu gelişimiyle Aydın.

Heyecan'ın bir an bile durmadığı bir maç oldu. Hem ülke puanı adına hem Galatasaray adına hayırlı bitti gece. Çıkarılması gereken dersler var ama iyi bir takım olduğunu gösterdi Galatasaray...